Ezan'ı ilk kez Türkçe okuyan Sadettin Kaynak, Kur'an karşısındaki acziyetlerini anlatıyor:
"Atatürk'ün arzusu; Kur'an'ın Türkçesinin de aslı gibi makam ve lahn (ezgi) ile okunması merkezinde idi.
Fakat bu bir türlü olmuyordu. Çünkü tercüme nesirdi (düz yazı). Bununla beraber, iyi bir nesir de değildi.
Kur'an'ın edaya gelmesi, lahn ile okunmaya uyması Arap dilinin medler, gunneler, idgamlar ve bunlara
benzer hususiyetleri oluşundan başka, bir de Kur'an'ın kendisine has olan nefes alma için secaventleri
(duraklama işaretleri), seci ve kafiye'ye benzeyen, fakat seci ve kafiye olmayan; şiire benzeyen, fakat şiir
olmayan; nesre benzeyen, fakat nesir olmayan, sözün kısası herşeyiyle, her haliyle metni gibi okunmasının
da bir mucize oluşundan ileri geliyordu. Türkçe tercümesinde bu vasıfların hiçbiri yoktu ve bir türlü
olmuyordu, olamıyordu."
**********
KAYNAK: Sadettin Kaynak, Hatıralar, Osman Ergin, "Türkiye Maarif Tarihi" dahilinde, Istanbul 1943, cild 5,
sayfa 1633,1634.
Bir Müslüman böyle tepki göstermez
(Kur'an ayeti olduğunu sandığı halde "HEZEYAN" diyor... Haşa Peygamberimizi [sallallahu aleyhi vesellem]
"saçmalamakla" itham ediyor. Başka bir husus ise, M. Kemal yanlış tercüme edilen ayetten bağımsız olarak,
bu ayeti eleştiriyor... Güya, Yükselmiş, medeniyeti gelişmiş bir aleme bu şekilde söylemek manasız imiş,
haşa)
Ezan'ı, Tekbir'i, Kur'an-i Kerim'i ve Hutbe'yi Türkçeleştirme çalışmaları sırasında yaşanan mühim bir olayı
Hafız Sadettin Kaynak şöyle anlatmaktadır:
Tekrar bana dönerek, "Sana bir yer gösterdim, orasını oku!" dediler. [Hiç unutmam, Elham'ı, ötekilere verdiği
gibi kapalı değil, açmış, evvelden tesbit ettiği anlaşılan sayfanın alt kısmını göstererek, "Bu işaret ettiğim
ayeti okuyacaksın!" diye vermişti.] Gösterdiği yer, Nisa Suresi'nde hürmet-i musâhara âyetinin [23. ayetin]
tercümesi idi. Bu âyette, "ve en tecmau beyne'l-uhteyni, illâ mâ kad selef. Innallahe kâne gafuren rahimen"
[ibaresi] şöyle tercüme (Kasımiriski'nin Fransızca "Le Koran" adlı çevirisi) edilmişti:
[Validelerinizi, kızlarınızı, hemşirelerinizi, hala ve teyzelerinizi ve birader veya hemşirelerinizin kızlarını, süt
ninelerinizi, süt hemşirelerinizi, kadınlarınızın validelerini, taht-ı nikahınızda bulunmuş kadınların vesayetinize
verilmiş kızlarını taht-ı nikaha almak size haramdır. Yalnız birlikte yatmadığınız kadınların kızlarını almakta
hiçbir günah yoktur. Kendi oğullarınızın zevcelerini] ve iki hemşireyi nikah etmeyiniz. Lakin bir emr-i vaki
olmuş ise, Allah Gafur ve Rahim'dir.
Burada Atatürk yüksek sesle [şöyle dedi:]
Konya'ya git, orada karının hemşiresini bilmeden al, sonra da "Bir emr-i vaki oldu. Allah Gafur ve Rahim'dir"
de ha! BU BIR HEZEYANDIR! (Kur'an ayeti olduğunu sandığı halde böyle diyor... Haşa Peygamberimizi
[sallallahu aleyhi vesellem] "saçmalamakla" itham ediyor.)
Bu sözler ve bu anlayış üzerine herkes derin bir sukuta ve acı bir korkuya düşmüştü.[...] Ben ayağa kalkarak,
"Atatürk'üm! Burası yanlış tercüme edilmiştir. Ayetin asıl tercümesi şöyledir" diyerek anlatmaya çalıştım.
[Fakat o, "Isbat et yanlış olduğunu" deyince] şunları da sözlerime ilave ettim:
Iki hemşireyi bir zamanda nikahınızda bulundurmayınız. Ancak birini bıraktıktan, yahut öldükten sonra ötekini
alınız; "bir emr-i vaki olmuş ise" değil, "illa mâ kad selef", Kur'an'ın nüzulünden, yani Islamiyet'ten önce vaki
olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak sizleri muhatab tutmaz. Gafur ve Rahim olan
Allah, bu müsaadesiyle bu evsafta bulunan birçok kadınların kocasız kalmasını müeddi olacak hareketi lutfenaffediyor, demektir... diye de izah ettim.[...]
Atatürk bu izahatımı sonuna kadar alaka ile dinledi ve hiçbir şey söylemediler; ve "Bu gece bu kadarla iktifa
edelim, musiki faslına geçelim!" buyurdular.[1]
***
Aynı olayı, Türkçeleştirme çalışmalarına katılan Ali Rıza Sağman'da anlatmaktadır:
Atatürk'ün önündeki masa üzerinde Kur'an tercümesi duruyordu. Bu kitabın ötesine, berisine kağıttan
işaretler konulmuş olması, Kur'an'ın incelenmekte olduğunu ve bazı yerlerine ilişildiğini gösteriyordu.
Atatürk o işaretli yerlerden birisini açtı ve okumasını Hafız Sadettin'e emretti. Nisa Suresi'nin hürmet-i
musâhara ayeti [23. ayet] idi. Bu ayette anaların, kızların, kardeşlerin, teyzelerin, halaların erkeklere haram
olduğu beyan ediliyordu.
Atatürk bu ayete ilişti. Yükselmiş, medeniyeti gelişmiş bir aleme, "Analarınızı...nız, kızlarınızı...nız" demenin
manasız olduğunu söylüyor ve bilhassa ayetin, "ve en tecmau beyne'l-uhteyni, illâ mâ kad selef" parçasının
manası okunduğu zaman, "Iki kızkardeşi aynı zamanda...nız, eğer böyle birşey yaptıysanız Allah affeder.
IŞTE BU HEZEYANDIR!" dedi.
Ayetin Türkçesini Hafız Sadettin okuduğu ve Atatürk'e muhatab o bulunduğu için, itirazlarına cevap vermek
cesaretini de o gösterdi ve: "Efendim! Bu, iki kardeşi aynı zamanda nikah altında bulundurmayınız. Biri ölür
veya boşanırsa, o vakit bulundurunuz demektir" dediyse de Atatürk kani olmadı (inanmadı) ve mesele de o
gün bu kadarla kapandı.[2]
***
Kur'an'ın Türkçe anlamını okuma tecrübelerine bizzat M. Kemal de katılmıştır. Bir gün böyle bir toplantıda,
Hafız Sadettin'den Nisa Suresi'nin "kendileriyle evlenilmesi yasak edilen kadınlar"ın zikredildiği ayetin ve en
tecmau beyne'l-uhteyni illa ma kad selef; innallahe kane ğafuran rahima (4:23) kısmının tercümesini
okumasını ister. Fakat ayet, "İki hemşireyi nikah etmeyiniz. Bir emir vaki olmuş ise Allah gafur ve rahim'dir."
şeklindedir.
Burada M. Kemal yüksek sesle:
"Konya'ya git, orada karının hemşiresini bilmeden al, sonra da bir emir vaki oldu, Allah gafurdur ve rahimdir
de ha! Bu bir HEZEYAN'DIR" der.
Bu sözler ve bu anlayış üzerine herkes derin bir sessizliğe ve acı bir korkuya düşer. Hemen Hafız Sadettin
ayağa kalkar: "Atatürk'üm. Burası yanlış tercüme edilmiştir, ayetin asıl manası şöyledir." der ve ayetin doğru
anlamını verir: "İki hemşireyi bir zamanda nikahınızda bulundurmayınız. Ancak birini bıraktıktan, yahut
öldükten sonra ötekini alınız. Bir emir vaki olmuşsa değil, illa ma kad selef: yani, Kur'an'ın nazil olduğu
tarihten, İslamiyet'ten önce vaki olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Allah, sizleri muhatap
tutmaz. Gafur ve Rahim olan Allah, bu müsaadesiyle bu özellikte bulunan birçok kadınların kocasız
kalmasına yol açacak hareketi lûtfen bağışlıyor, demektir." diye izahta bulunur.[3]
**********
KAYNAKLAR:
[1]
- Sadettin Kaynak, Hatıralar, Osman Ergin, "Türkiye Maarif Tarihi" içerisinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa
1634,1635.
- Sadettin Kaynak, Atatürk Dolmabahçe'de ilk Türkce Kur'an'ı Nasıl Okudu?
- [Niyazi Ahmet Banoğlu, Nükte, Fıkra ve Çizgilerle Atatürk, Istanbul 1955, cild 3, sayfa 83.
- Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk: Siyasi ve Hususi Hayatı, Istanbul 1963, sayfa 178-180.
- Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk'ün Istanbul'daki Hayatı, Istanbul 1974, cild 2, sayfa 351,352.
- Sadi Borak, Atatürk ve Din, Istanbul 1997, 1. bas. 1962, sayfa 76-78.]
***
[2] Ali Rıza Sağman, Hatıralar, Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi içerisinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa
1631,1632.
[3] Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, Eser Matbaası, Istanbul 1977, cild 5, sayfa 1948
- Niyazi Ahmet Banoğlu, Atatürk'ün Istanbul'daki Hayatı, Istanbul 1974, cild 2, sayfa 351,352.
- Sadi Borak, Atatürk ve Din, Istanbul 1997, 1. bas. 1962, sayfa 76-78.]
***
[2] Ali Rıza Sağman, Hatıralar, Osman Ergin, Türkiye Maarif Tarihi içerisinde, Istanbul 1943, cild 5, sayfa
1631,1632.
[3] Osman Ergin, Türk Maarif Tarihi, Eser Matbaası, Istanbul 1977, cild 5, sayfa 1948
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder