M. Kemal sadece "dini" değil, "Halkçılığı" da kullandı - 1
M. Kemal'in yalnız dini değil, aynı zamanda "Halkçılık" kavramını da kullandığını bu çalışmamızdagöstermeye çalışacağız. Bu çalışma 3 bölümden oluşacak, üçüncü bölümü de ilerleyen günlerde paylaşıma
sunacağız inşallah.
M. Kemal'in daha önce dini kullandığını Türk Tarih Kurumu tarafından basılmış olan bir kitaptan
delillendirmiştik... Okumak isteyenlere bağlantıyı/linki yazının sonunda vereceğiz, dileyen bağlanabilir.
**********
Milli Mücadele yıllarından başlayarak, "halkçılık" kavramının, değişik dönemlerde farklı amaçlar için ama, her
seferinde bir manipülasyon aracı olarak kullanıldığı görülüyor. (...)
Milli Mücadele'de M. Kemal; halkçılık kavramını, meclis içindeki ve dışındaki muhalefeti, özellikle de
İttihatçıların "radikal" kanadını etkisizleştirmek için kullanıyordu. 1930'lu yıllarda ise, halkçılık, kitlelerin
iktidardan kaçışını ve hoşnutsuzluğunu ödünlemek ve kitleleri denetim altında tutmak amacıyla yeniden
gündeme getirilmiştir.
Kemalistlerin halkçılığıyla ilgili olarak K. Karpat; "Halk `için´ hükümet teorisi hakikatte yerini, `hükümet için´
halk prensibine bırakmıştı."[1]
M. Kemal Nutuk'ta, "Yeşil Ordu" çevresinde kümelenen "sol muhalefefi tasfiye etmek amacıyla bir "halkçılık"
programı oluşturduğunu söylüyor:
"Gizli dernek üzerinde incelemelerde bulundum. Bu derneğin zararlı bir biçim ve nitelik aldığı inancına
vardım. Hemen kapatılmasını düşündüm."[2] diyor.
Milli Mücadele'de emekçi kitlelerden yana bir eğilimin ortaya çıkması M. Kemal'e büyük bir "tehlike" olarak
görünüyor. "Yeşil Ordu" ve "Halk Zümresi" muhalefetlerini ortadan kaldırmak için 13 Eylül 1920'de kendi
"halkçı programını" açıklıyor.
M. Kemal siyasal yaşamının hiçbir döneminde "halkçılık" kavramından "halk yararına" bir yönetimanlamamıştır. Ona göre halkçılık padişahın, Osmanlı Sultanı'nın siyasal iktidarına son vermektir. Emekçi
sınıfların M. Kemal"in "ebedi şef" olarak ülkenin kaderini elinde tuttuğu dönemdeki
siyasal etkinliği, padişahlık döneminden "daha fazla değildi..."
Öte yandan, XIX. yüzyılın başından beri hiçbir Osmanlı Sultanı M. Kemal kadar "sınırsız yetkilere" sahip
olmamıştı. Sonradan anayasaya dönüşecek olan halkçılık programının altıncı maddesinde, "Hakimiyet bila
kaydü şart milletindir. Usulü idare halkın mukadderatını bizzat ve bilfiil idare etmesi esasına müstenittir"
deniyor.
Dikkat edilirse burada sözü edilen, "iktidarın" artık Sultanın olmayacağıdır.
M. Kemal, aynı yılın Eylül ayında Ali Fuad Paşa'ya;
"Mecliste sonradan meydana çıkan 'Halk Zümresi' bizim tanıdığımız arkadaşlardır. Bunlar memlekette bir
toplumsal devrimin kısmen olsun gerekli olduğuna inananlardır. Bu girişimin tehlikelerini
kavrayamamaktadırlar. Hükümetten ayrı bir grup yapmaktan vazgeçirmek istedik, mümkün olmadı. Fakat
şimdi **halkçılık programı altında hükümetçe** bir program kabul ettik. 'Halk Zümresi' kendiliğinden dağılmış
gibidir."[3] diyor.
Yukarıdaki ifade, M. Kemal'in "halkçılık"tan ne anladığını ortaya koyuyor. (...)
Milli Mücadele'nin ilk yıllarından, Milli Şef döneminin sonuna kadar, "halkçılık", yönetici kliğin(hizbin) ideolojik
bir zorlamasıydı. Halkçılık halktan yana bir yönetim değil, bütünüyle halktan kopuk ve ona yabancılaşmış
baskıcı bir yönetimin uyduruk ideolojisinin bir parçasıydı.[4]
**********
KAYNAKLAR:
[1] K. Karpat, Türk Devrimi Tarihi sayfa 250.
[2] M. Kemal, Nutuk, 7. Bölüm: Iç Isyanlar ve Doğu Cephesindeki Gelişmeler
15. Konu: Çerkez Etem Bey ve kardeşlerinin ilk kez dikkate değer görülmeye başlayan bir takım tutum ve
davranışları
[3] A.F. Cebesoy, Milli Mücadele Hatıraları, sayfa 474-475.
[4] Alıntı: Doç. Dr. Fikret Başkaya Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Ist., 1991, sayfa 156,157,158,168.
*************************************
M. Kemal sadece "dini" değil, "Halkçılığı" da kullandı 2
Birinci bölümde, bu çalışmanın 2 bölümden oluşacağını yazmıştık, fakat iki bölüm yetmeyecek, çalışmayı 3bölüme yayacağız inşallah.
1. bölümde M. Kemal'in muhaliflerini ekarte (saf dışı) etmek için kendine özgü bir "halkçılık programı"
geliştirdiğini yazmıştık.
Devam ediyoruz...
Hiçbir halkçı yanı olmayan "halkçılık programı", bütünüyle taktik amaçlar için uydurulmuştu. Yoksul halkın
desteğini sağlamak, en azından başlangıçta Sovyetler Birliği'ne "şirin görünmek" asıl amaçtı. En geniş
anlamda "halkçılık", halk dışındaki bir "seçkinler grubunun" halk adına ve yararına bir şeyler yapmak istemesi
olarak tanımlanabilir. Halk kitlelerinin kaderini tayin etmesinin, "kendileri tarafından" değil de, onun yerine
geçen bir "seçkinler grubu" tarafından "üstlenilmesi"dir.Milli Mücadele döneminde M. Kemal ve çevresinde "halkçılık" kavramı taktik bir amaçla kullanılıyordu. Bunun
böyle olduğunu 17 Şubat 1923'te toplanan İzmir İktisat Kongresi göstermiştir. Bu kongrede "milli" bir burjuva
sınıfı yaratmaya dönük kararlar alınmıştır. M. Kemal'in Fırkası da, milletin bütün sınıfların refah ve saadetini
temine matuf bir program yerine, kongrede alınan ve emekçi sınıfların ezilmesine yönelik politikanın bir
"aracı" haline gelecekti.
Buradaki amaç siyasal iktidarı güçlendirmek ve mülk sahibi sınıfların konumlarını sağlamlaştırmaktı.
Dolasıyla, yapılan bu düzenlemeler emekçi halk kitleleri yararına hiçbir yenilik getirmiyor, hiçbir yarar
sağlamıyordu. Öte yandan, yerel burjuvazinin emperyalist burjuvaziyle ilişkilerini rasyonel temeller üzerine
oturtuyordu. Ve "Atatürk inkılapları", hızlı bir "palazlanma" sürecine sokulan ve Batı karşısında "aşağılık
duygusunu" bir türlü üzerinden atamayan yerel asalak burjuvazinin isteklerine cevap verecek
düzenlemelerdi.
Baskı yasaları ve sıkıyönetim altında gerçekleştirilen "Atatürk inkılapları", emekçi kesimlere hiçbir şey
getirmediği gibi, daha fazla sömürülmeleri ve ezilmeleri sonucunu doğurmuştu. İktidar da geniş halk
kitlelerindeki hoşnutsuzluğun farkındaydı. Tepkinin boyutunu ölçmek için bir "Serbest Fırka" deneyi de
gerekti.[2]
"Serbest Fırka" deneyimini ve sonucunu da üçüncü bölüme bırakalım.
**********
KAYNAKLAR.
[1] Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 158,159,163,164.
[2] Emin Türk Eliçin, Kemalist Devrim İdeolojisi, Ant Yay., İstanbul 1970, sayfa 63.
*******************************
M. Kemal sadece "dini" değil, "Halkçılığı" da kullandı 3 ve SON
Halk, 18 kuruşa devlet eliyle ithal edilen şekerin neden kendisine 60 kuruştan satıldığını biliyordu. "Halkçı"diktatörlük 18 kuruşa ithal ettiği şekeri altı komisyoncudan geçirerek halka ulaştırıyordu. Çoğu zaman da,
şeker yoksul halka hiç ulaşmıyordu. Bir koyunun 50 kuruşa satıldığı bir ortamda bir emekçi ailesinin şeker
satın alması zaten olanaksızdı.
Yoksul halk şekerden önce, ekmeği bile yeteri kadar yiyemiyordu. "Türk çitfçisi"nin istihsal ve geçinme
vaziyeti anketinin amaçları değerlendirilirken, 1935-36 yıllarına ilişkin şunlar söyleniyor:
"Fakir gruptaki hububat istihlaki yetişkin erkek başına senede 416 kilo ekmeğe tekabül ettiği halde, hali vakti
nispeten daha iyi olan II'nci grupta bu istihlâkin (tüketimin) azalacak yerde 452 kiloya yükselmesi, köylünün
1935-36 senesinde ekmek ihtiyacını bile tamamiyle karşılayamaz olduğunu göstermektedir. II. grupta kâhil
(yetişkin) erkek başına senelik ekmek istihlaki I 'nci gruba nazaran 70 kilo buğday ekmeği daha fazla, yani
cem'an (toplam) 34 kilo fazladır."[1]
Komisyoncuları zengin etmeyi amaç edinen bir siyasal iktidar, elbette emekçi toplum kesimlerinin yararını bir
yana itecekti. Zaten söz konusu olan "sınıfsız bir toplum"du. (...)
İstanbul'un büyük tüccarları, Milli Mücadele'de vatan kurtaran, şimdi karşılığını isteyen sivil-militer
bürokratların soygun ve sömürü olanaklarını artırmak için, her seferinde yoksul halka daha fazla
yükleniyordu.
"Gelir farkı gözetilmeksizin", her yetişkin erkek "yurttaş"tan yılda 8 ila 15 lira arasında değişen yol vergisi
alınıyordu. Yetişkin beş nüfusa sahip bir köylü ailesi için bu, yılda yaklaşık 60 TL. ödeme zorunluluğu
demekti.
Bir ton buğdayın 40 liraya satıldığı koşullarda bu vergiyi ödemenin ne demeye geldiğini anlamak zor değildir."Sınıfsız", "imtiyatsız", "kaynaşmış" toplumda hapishaneler vergilerini ödeyemeyen yoksul köylülerle dolup
taşıyordu...
Devlet, tüketim malları üzerinde tekel kurarak, yeni vergiler koyarak, eski vergileri artırarak yoksul halk
üzerindeki baskıyı daha da artırıyordu. Kötü ürün ve fiyatların aşırı düşüşü karşısında vergi yükü giderek
artıyordu. 1927'yi baz alan endekse göre, vergi yükü 1934'te 153'e çıkmıştı. Nüfus başına gayri safi gelir ise,
aynı yılları esas alan endekse göre, (1927=100), 1930'da 92.6'ya, 1934'de 60.5'a kadar gerilemişti.[2]
Gelirde aşırı düşüşler olurken , artan vergilerin yarattığı baskı dayanılmaz boyutlardaydı...
Yol vergisiyle ilgili olarak, Gülten Kazgan şunlan yazıyor:
"Amacı demiryolu yapımının finansmanı olan Yol Vergisi de bir "baş" vergisi idi, her ailedeki yetişkinlerden
alınan (8-15 TL. oranındaki) bu vergi, gelirdeki azalıştan bağımsız bir yük getiriyordu. Ürün fiyatları (üçte
bire) 1/3'e düşünce, bir de buna kötü ürün yılları eklenince, tutarı aynı kalan verginin (gelir üzerinden) yükü
bununla ters orantılı olarak ağırlaşmış oluyordu. Nitekim 1930'larda (1932-1934), 1932'deki kötü ürün yılının
da etkisiyle, bu vergiyi ödeyemeyip bedeni yükümlülüğü yerine getiren yol yapımında çalışanların sayısı 700
bin kişiyi buldu. Aynı durum hayvan sayım vergisi için de geçerliydi: Hayvan başına kuruş olarak tahsil edilen
bu vergi, hayvanların fıyatları veya hayvansal ürünlerin fiyatlarından bağımsızdı. Vergi 1929'da tekrar
artırılmıştı. Bu ürünlerin fiyatları yarı yarıya düşerken, verginin aynı kalması, gelir üzerinden ödenen verginin
ağırlaşması demekti."[3]
Öte yandan iç ticaret hadlerinin % 40 (1930) civarında tarımın aleyhine olarak bozulduğu bir ortamda ,
"ruhları çağıranlar"ın neden geri yollayamadıklarını anlamak kolaylaşıyor. "Güdümlü muhalefet'e hemen
büyük bir kitle desteğinin ortaya çıkması, "yeni parti"nin kitleler yararına bir programa sahip olmasından
değil, iktidar partisinden kaçışın bir göstergesiydi. Halk yığınları Fethi Bey'in lideri olduğu partinin ne
programından ne de temel politikalarından haberdardı.
Ama sağduyuyla "halkçı ve inkılapçı iktidar"dan kaçıyordu...
Samet Ağaoğlu, "Serbest Fırka" kurucularının İzmir'e gelişinde halkın Serbest Cumhuriyet Fırkası'na
gösterdiği büyük ilgiyi şöyle anlatıyor:
"(...) Halk Anadolu Gazetesi'nin matbaasına doğru yürümüş... Matbanın iç tarafına saklanmış olan polis
neferleri, halkı korkutmak için olacak, izdihamın üzerine tabanca boşaltmaya koyulmuş ve atılan
kurşunlardan biri 14 yaşındaki mektepli bir çocuğa rastgelerek öldürmüştür.
"Bu meyanda hiçbir şeyden haberi olmayan bizler otelde idik ve alt kattaki salonda bir çokları ile
görüşüyorduk. Birden bire otele büyük bir kalabalık hücum etti. Herkes müteheyyiç ve mütehevvirdi
(heyecanlı ve öfkeliydi). Kimi ağlıyor, kimi nefrin ediyor, kimi tehditler savuruyor. "Kalabalığın ortasında ihtiyar
bir adamcağız kucağında taşıdığı bir çocuğu birden bire Fethi Bey'in ayaklarına atarak[4]:
- "İşte size bir kurban. Başkalarını da veririz! Yalnız sen bizi kurtar, dedi ve ağlayarak Fethi Bey'in ellerine
sarıldı. Manzara müthiş ve tüyler ürperticiydi. Kanlara bulanmış körpe mektepli bir çocuk Fethi Bey'in
ayakları altında son nefesini veriyordu. Babası da Fethi Bey'in ellerine sarılarak yakıcı bir lisanla daha başka
evladını da kurban vermeye hazır olduğunu söylüyordu. Yalnız bizi kurtar! Kurtar bu zalim mutemetlerin
elinden diye yalvarıyor."[5]
M. Kemal o kadar halkçıydı da, millete neden bu kadar zulmediyordu?
**********
KAYNAKLAR:
Anti CHP Arşivi Facebook Sayfası
[1] Türk çitfçisi'nin istihsal ve geçinme vaziyeti anketi Ankara, 1938, sayfa 41-55.
[2] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi
Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252.
[3] Atatürk Döneminin Ekonomik ve Toplumsal sorunları 1923-1938, Iktisadi ve Ticari Ilimler Akademisi
Mezunları Derneği Yay. 1977, sayfa 252-253
[4] Alıntı: Doç. Dr. Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., Istanbul 1991, sayfa 165,166,167.
[5] Samet Ağaoğlu, Serbest Fırka Hatıraları, sayfa 57
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder