3 Nisan 2015 Cuma

Milli Mücadele'de sadece Yunanlılara karşı savaştık - 1 (5 Bölüm)

Milli Mücadele'de sadece Yunanlılara karşı savaştıkTÜRKİYE İLE RUSYA
Sovyet Rusya Yardımları:
Rusya'da iç savaşın Sovyetler lehine gelişme göstermesi üzerine, Çarlık yanlısı beyaz ordulara yardım
amacıyla 1919 yılı başlarında Ingiltere, Fransa, Italya ve Yunanistan Kırım'a 850.000 kişilik kuvvet
göndermişlerdi. Zor durumda kalan Sovyet yöneticileri, Milli Mücadeleyi ilgi ile izliyorlardı. Anadolu ve
Trakya'da Müdafaai Hukuk derneklerinin kurulmasını ve halkın yabancı işgallere karşı silahlı Kuvayi Milliye
birlikleri kurmasını, bir çeşit komünist ihtilali hazırlığı olarak değerlendiriyorlardı. Izvestia gazetesi, başlayan
Türk ihtilalinin Sovyetlerin Ekim ihtilalinin bir benzeri ve devamı olacağını belirtiyordu.
Nihayet 16 Mart 1921 günü Moskova Andlaşması imzalanmıştır. Andlaşmadan sonra Sovyetlerden önemli
miktarlarda para ve silah yardımı sağlanmaya başlanmıştır. Kurtuluş Savaşı süresince Sovyet Rusya'dan
sağlanan para yardımı, 11 milyon altın Ruble ile 100.000 lira değerindeki külçe altındır. Sovyetler silah olarak
da dört tümeni donatmaya yeterli 37.812 tüfek, 324 makineli tüfek, 66 top ve bunların cephanesini
vermişlerdir.[1]
Bu zikrettiklerimiz yalnızca "dış" yardımlardır, iç yardımlara ve halktan alınan vergilere konumuzun hacmini
aşacağı için değinmedik...
Ancak eldeki Osmanlı ve Rus altını ile Fransa'dan 1500 adet hafif makineli tüfek ve cephanesi satın alınarak
ordunun en büyük eksikliği giderilmiştir. Ayrıca satın alınan 200 adet kamyonetle ordu ilk kez motorlu ulaşıma
kavuşmuştur.
Italya'dan Rus altını karşılığında 20.000 adet tüfek, 20 adet uçak ve çeşitli malzemenin satın alındığını
belirtmek gerekir.[2]
Bolşevik Rusya'nın Türkiye'ye karşı ilgisi, Büyük Millet Meclisinin kurulmasından çok önce başlamıştı. Batı
emperyalistlerine karşı kurtuluş mücadelesi yapan Türkiye, Rusya'yı nasıl tabiî müttefik saymış ise, Rusya da
içinde bulunduğu şartlar sebebiyle Türkiye'yi tabiî müttefik saymak zorunluğunda idi. Bolşevik Rusya'nın
durumu, az çok Türkiye'ye benziyordu. Rusya, çetin bir iç savaş içinde idi. İtilâf Devletleri, Bolşeviklere karşı
savaşan Çarlık taraflısı Rus kuvvetlerini her bakımdan destekliyorlardı. Polonya ile yaptığı savaşta yenilgiye
uğramıştı. Bolşevik Rusya'nın menfaatleri, hangi açıdan bakılırsa bakılsın, Türkiye ile dostluk kurmayı
gerektiriyordu.
Şöyle ki: Rusya ve Türkiye aynı düşmanlarla mücadele ediyorlardı. Hiç değilse, mücadele kazanılıncaya
kadar işbirliği yapılmalıydı, İngiltere; İstanbul'a, Anadolu'ya, Kafkaslara, İran'a ve Afganistan'a hakim duruma
gelmekle Rusya'yı güneyden kuşatmış oluyordu. Üstelik İngiltere, İstanbul'un ve Boğazların kontrolünü elinde
bulunduruyordu. Yunanistan'ı Anadolu'ya yerleştirerek, bu kanaldan Anadolu'nun kontrolünü de sağlamak
istiyordu. Büyük Savaşın sonunda özgür Ermenistan, Gürcistan ve Azerbaycan devletlerinin kurulmasına
önayak olmuş ve böylece Rusya'yı hem Güney Kafkasya'dan, Bakü petrollerinden yoksun bırakmış, hem de
bu stratejik bölgede Rusya'ya karşı bir baraj kurmuş bulunuyordu. Bu baraj veya "Cordon sanitaire", ancak
Türk-Rus işbirliğiyle yıkılabilirdi. İstanbul, Boğazlar ve Anadolu'nun Türklerin elinde bulunması ve Rusya'ya
dost bir Türkiye'nin yaşaması, Rusya'nın güvenliği bakımından son derece önemliydi. Nitekim, İkinci Dünya
Harbinde bu gerçek bir kere daha anlaşılmıştır. Bütün bunların dışında, Rusya ideolojik durumu bakımından
da Türkiye ile dostça ilgilenmekte idi. Yeni rejimi Rus toprakları üzerinde yerleştirme çabası ve III.
Enternasyonalin kararları, Rusya'nın Türk kurtuluş hareketine seyirci kalmasını önlüyordu. Müslüman Türk
halkına yapılacak yardım, müslüman doğu halklarının sempatisini sağlıyacak, Moskova'nın prestijini
arttıracaktı. Komünist Enternasyonal'in icra komitesi, 1 Mayıs 1919 da yayınladığa bir bildiride, Türkiye'ye
önemli bir yer ayırmış, "Türkiye'nin işçi, asker ve köylüleri"ne seslenerek, başladıkları İhtilâli başarıya
ulaştırmalarını ve kendi "Kızıl Ordu"sunu ve "İşçi, asker ve köylü Sovyetleri"ni kurmalarını istemiştir.
Komünist Enternasyonal'in ve dolayısiyle Sovyet liderlerinin, Türkiye ile doktrin açısından ilgilenmesini tabiî
karşılamak gerekir. Fakat, bu konuda, Sovyet liderleri arasında bir düşünce birliği olduğunu sanmıyoruz.
Nitekim, Türkiye ile Rusya arasında temaslar başladıktan sonra bu münasebetin bir dostluk andlaşmasına
ulaşması, bir çok kesintilere uğramak sureti ile, bir hayli uzun sürmüştür. Fakat, gerçek olan şudur ki, Türk
Millî kurtuluş hareketinin kendilerinde bir müdahale ve zorlamayı gerektirmeksizin kendilerince bir sosyalist
ihtilâle dönmesi Bolşevik Rusya'yı memnun edecekti.[3]
13 Eylül 1919 günü G. W. Çiçerin ve Neriman Nerimanof'un imzaları ile Türkiye İşçi ve Köylü'lerine hitaben
yayınlanan bir bildiride, doktriner konulara hiç değinilmeksizin, İngiltere'nin İstanbul ve Boğazları ele
geçirdiğinden, Türkiye, İran, Afganistan ve Kafkasları egemenliği altına almak üzere olduğundan söz edilmiş
ve bu durum karşısında Türk anavatanının kurtarılmasının, ancak, Türk işçi ve köylüsünün çabasına kaldığı
belirtildikten sonra "Rus işçiler ve Köylüler Hükümeti"nin Türkiye'ye kardeşlik elini uzatmaya hazır olduğu
ifade edilmiştir."[4]
Rus resmî şahsiyetleri, Türkiye ile kurulacak dostluk için rejim konusunda bir tâviz istemedikleri halde, aksi
kanaatte olanların düşüncelerine, Baku Kongresinde Mutişev adlı bir Kafkas delegesinin şu sözleri örnek
teşkil eder: "M. Kemal'in hareketi bir millî kurtuluş hareketidir. Biz bunu destekliyoruz, çünkü emperyalizme
karşı yaptığımız mücadele sona erer ermez, bu hareketin bir sosyal ihtilâle döneceğine inanıyoruz."[5]
Sovyet milletler komiserliğinin "Rusya'nın ve doğunun bütün müslümanlarına" seslenen bir bildirisinde de
şöyle denilmektedir: "İstanbul, müslümanların elinde kalacaktır. Türkiye'nin taksimine ve Türkiye
topraklarından bir Ermenistan kurulmasına dair olan andlaşma da yırtılmış ve yok edilmiştir."[6]
Ruslar henüz Erzurum Kongresi (23 Temmuz 1919) yapılmadan önce Anadolu'da belirmeye başlayan millî
hareket ile ilgilenmişlerdi. Bu dönemde İstanbul ve Anadolu'daki millî şefler ile Rusların bazı temaslar
yaptıklarını biliyoruz, İstanbul'daki temaslar, yukarıda da kısaca değindiğimiz gibi, eski İttihatçılarla olmuştu.
Anadolu'da ise, biri Balıkesir'de bulunan Kâzım (Özalp) Beyle, diğeri de Havza'da bulunduğu sırada M.
Kemal Paşa ile yapılmıştır. Kâzım (Özalp) Paşa bu teması bize şöyle anlattı: "Balıkesir'e bir Türk tercüman
ile bir gün bir Rus geldi. Teklifi şu idi: Siz memleketinizi kurtarmak için Yunanlılara karşı savaşıyorsunuz.
Bolşevik Rusya ile birlik olduğunuzu ilân ederseniz, istediğiniz kadar silâh ve para veririz. Ben, böyle bir şeyi
ilân etmeyiz, fakat para ve silâh verirseniz alırız, dedim."[7]
M. Kemal Paşa'nın Havza'da bulunduğu günlerde (25 Mayıs 12 Haziran 1919) bir Rus Albayı (ünlü Rus
Mareşali Budiyenny) Havza'ya gelerek M. Kemal Paşa ile görüşmüştür.[8] "Albay Budiyenny" ile M. Kemal
Paşa arasında geçen konuşmalar, çok dolaylı olarak nakledildiğinden, üzerinde bir yorum yapma imkânı
yoktur. Esasen önemli olan husus böyle bir görüşmenin yapılmış bulunmasıdır. Yoklama mahiyetinde olan bu
ilk temaslardan sonra, ilk resmî temas Büyük Millet Meclisinin açılışından iki gün sonra (26 Nisan 1920) M.
Kemal Paşa'nın Lenin'e gönderdiği, askerî ve siyasî bir ittifak yapılarak batı emperyalizmine karşı birlikte
mücadele edilmesi teklifini taşıyan mektup ile başlar. Bu mektuba, 3 Haziran 1920'de Sovyet Dışişleri Bakanı
Çiçerin cevap vermiştir. M. Kemal Paşa'nın Lenin'e yazdığı mektuptan sonra Rusya'ya iki defa heyet
gönderilmiş ve ikinci heyet ile birlikte (1920 Aralık ayı) Moskova büyükelçiliğine tâyin olunan Ali Fuat Paşa da
Moskova'ya gitmiştir. Türk elçilik heyetinin 19 Şubat 1921'de Moskova'ya varması ile yarıda kalmış
müzakereler yeniden başlıyarak, 16 Mart 1921 tarihli Moskova Andlaşması imzalanmıştır.[9]
***
Devam edecek inşaallah...
**********
KAYNAKLAR:
[1] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 49, 51.
[2] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 48.
[3] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 450.
[4] Prof. Dr. Fahir H. Armaoğlu, Siyasi Tarih - Ankara 1964, sayfa 630.
[5] Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, Siyasî Tarih - Ankara 1964, sayfa 637.
[6] Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1960 sayfa 709. (Bu bildirinin tarihi belli
değildir. Ancak, Kâzım Karabekir Paşa, 6 Mayıs 1919 tarihli bir telgrafında bu bildiriyi sonradan ele geçirdiğini
yazdığına göre, bildirinin 1919 yılı Mart veya Nisan aylarında yayınlanmış olması gerekir.)
[7] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 454. Sabahattin
Selek: "8.12.1959 günü yaptığımız görüşme notlarından." (Kâzım Paşanın Rus ile yaptığı görüşmenin tarihini
kesin olarak öğrenemedik. Fakat 1919 yılı Haziran ayında yapılmış olması muhtemeldir).
[8] Samih Nafiz Tansu, İki Devrin Perde Arkası, (Albay Hüsamettin Ertürk'ün Hatıraları). Hilmi Kitabevi,
İstanbul 1957.
[9] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 455.
********************************************************************
Milli Mücadele'de sadece Yunanlılara karşı savaştık - 2
TÜRKİYE İLE İNGİLTERE
Ingilizler M. Kemal Atatürk ile yapmış oldukları gizli anlaşma gereği olsa gerek, Milli Mücadele lehine birçok
hamle yapmışlardır. Bu hamlelerin M. Kemal'in asıl amacına nasıl hizmet ettiğini anlayabilmek için: "M.
Kemal Atatürk Osmanlı'ya darbe yapmıştır" isimli konumuzu okumanızı tavsiye ediyorum. Ancak bu
konumuzda da Kurtuluş Savaşı'nda Ingilizlere karşı savaşılmadığı ve ingilizlerin M. Kemal kuvvetlerinin
kazanmasını istediklerini gösteren bazı bilgilere yer verelim. Yine de belirttiğim gibi, "M. Kemal Atatürk
Osmanlı'ya darbe yapmıştır" isimli konumuz mutlaka okunmalıdır.
***
M. Kemal Hareketinin emperyalist devletlere karşı olmadığı, silahlı çatışmanın başladığı dönemde de sık sık
dile getirilmişti. Ege'yi temsilen 23 Ağustos 1919'da Alaşehir'de toplanan kongre, oybirliğiyle aldığı bir kararla,
İngiliz Generali Milne'ye çektiği telgrafta şunları bildiriyordu:
"İzmir İli ve Balıkesir bağımsız sancağı, Türk ve Müslümanların birlik olarak düzenli örgüte bağlı milli
kuvvetleriyle savundukları nokta, sadece Yunanlıların haksız ve hilekâr saldırılarına ve bu işgal saldırılarında
işledikleri cinayet ve kötülüklere engel olmaktan ibarettir. **İtilaf (İngiliz, Fransız vs.) devletlerine karşı çıkma
fikri, hiç kimsenin aklından geçmeyen boş bir düşüncedir.** Bundan dolayı, Büyük Kongre (Alaşehir), bütün
düşünen insanlık tarafından haklılığının ve meşruluğunun onaylanacağı inancında bulunduğu Kuvayı Milliye
eylemlerinden, **Müttefik birliklerine karşı saldırı anlamı çıkarılmasını, şu kesin gerçekler karşısında büyük
bir insafsızlık sayar.** Kongre bundan dolayı derin üzüntüsünü sunar. Küçük Asya'da Müttefik Devletler
Başkumandanı bulunmanız nedeniyle, daha çok kan dökülmesini önlemek amacıyla, **Yunan birliklerinin
şimdiki yerlerinden daha ileri gitmemeleri için emir buyuracağınız konusundaki soylu açıklamanız, Kongre
üyelerini derin bir minnet, şükran hissiyle duygulandırmıştır.** Pek soylu ve pek insancıl olan şu asil arzu,
kuşkusuz ki, en büyük övgülere değer, yüksek ve soylu bir yaklaşımın ürünüdür. [1]
Telgrafta ayrıca;
"Eğer İzmir yöresinin işgalinde kesin bir politik zorunluluk görüldüğü takdirde... zalim ve gaddar Yunan askeri
tarafından değil, insanlık ve uygarlıkla donanmış olan uygar **İtilaf devletleri (İtilaf Devletleri: İngiltere, Fransa
vs.) askerleri tarafından gerçekleştirilmesi" ! isteniyordu. [2]
Aydın'da, Muğla yöresi Umumi Milli Kuvvetler Komutanı Demirci Mehmet Efe de; "**Gerçi çok terbiyeli**
davrandıkları ve her türlü **yardımı yaptıklarından dolayı,** İtalyanlardan **sızlanacak bir şeyimiz yok ise de,
eğer herhangi bir hükümet bizi kontrol edecekse, bu işin daha büyük ve daha aydın bir devlet tarafından
yapılmasını yeğ tutardık"** diyor. [3]
M. Kemal Atatürk 17 Kasım 1918 tarihinde, İstanbul'da kendi parasıyla çıkardığı "Minber" gazetesinde
yayımlanan söyleşisinde şöyle der:
"Bu harpte İngilizlerle Arıburnu, Anafarta ve Filistin cephelerinde karşı karşıya bir çok muharebeler verdim...
**Kalbimde kin ve düşmanlık hissiyatı yer bulmamıştır.** İngilizlerin Osmanlı milletinin hürriyetine ve
devletimizin bağımsızlığına riayette gösterecekleri hürmet ve insaniyet karşısında yalnız benim değil, bütün
Osmanlı milletinin **İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olamayacağı** kanaatiyle etkilenmeleri
pek tabiidir." [4]
Ertesi gün, 18.11.1918 günlü Vakit gazetesinde yayımlanan söyleşisinde yine bu doğrultuda konuşmuştur:
"Hükümetimizle mütareke imzalayan devletlerin ve bu devletler adına Mütareke Şartnamesi'ni yapan
**Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmek istemem**; eğer sözkonusu
şartname hükümlerinin uygulanmasında yanlış anlamaya neden olacak yönler görülüyorsa, bunun sebebini
derhal anlamak ve muhataplarımızla **anlaşmak** lazımdır." [5]
Zaten Emperyalizmin genel çıkarları ve emperyalistler arası çelişkiler, I. Emperyalist Savaş'ın bir Türk-Yunan
savaşı biçiminde sürmesine neden oldu. Başlangıçta Yunanlılara destek vermelerine rağmen, İngiliz
emperyalizminin çıkarları Sovyet tehdidinin söz konusu olduğu koşullarda, bu desteğin 1921'den itibaren
çekilmesini gerektirdi. Artık bundan sonra İngiltere'nin temel siyaseti, Doğu'da Bolşevizmin yayılmasını
durdurmaktı. İngiliz desteği kalktığı andan itibaren de Yunanlıların Anadolu'da barınma şansı yoktu. Bu
nedenle Türk-Yunan savaşı abartıldığı kadar önemli bir savaş değildi. Zaten Milli Mücadele'nin seyri de
İngilizlerin takındığı tavra göre biçimlenmiştir.[6]
İ. İnönü Cumhuriyetin ellinci yılı dolayısıyla verdiği bir demeçte;
"İstiklâl mücadelesinin başarısı da esasında İngilizlerin buna karar vermesi ve diğer müttefikleri de bunu
kabule mecbur etmesiyle mümkün olmuştur" diyor.[7]
"Güçlü yönetimini merkeziyetçi temellere oturtmuş bir Türkiye, Avrupa kapitalizminin planlarını gerçekleştirme
konusunda ihtiyaç olan her türlü savunma görevini üzerine getirecektir ."[8] Milli Mücadele'nin aynı zamanda
İngiliz ve diğer İtilaf Devletleri'yle de bir savaş olduğu sonradan uydurulmuştur.
Yanında (Almanya gibi güçlü bir devlet başta olmak üzere) ittifak devletleri varken yenik düşen
imparatorluğun bir başına bunların tamamıyla başa çıkması o günün koşullarında mümkün değildi.
Dolayısıyla "yedi düvelle savaş" bir efsanedir. Zaten emperyalistler Anadolu'ya yerleşmek niyetiyle girmediler
ve savaşmadan da çekildiler. Çekilirken de Fransızlar Türklere, Yunanlılara karşı kullanacakları silahlar
sattılar. "Bazı Fransız subaylarının kurtuluş ordusu saflarında savaştığı rivayet edilir."[9] İtalyanlar da kendi
bölgelerindeki silah depolarını açarak, Kuvayı Milliye'ye yardım ediyorlardı.
İngilizlerin asıl amacı Anadolu topraklarının bir bölümünü ele geçirmek değil, Doğu sömürgelerinin güvenliğini
sağlamaktı.[10]
İstiklâl Harbinde yalnız Yunanlılarla değil, bunların gerisinde asıl İngiltere ile harb ettiğimiz yolunda
ötedenberi söylenip gelen sözler gereğinden fazla ciddiye alınmamalıdır.[11]
Nitekim Yakın tarihimizde değerli araştırmalar yapan Prof. Jaeschke, 1937'den sonra yayınlanan İngiliz ve
Amerikan kaynaklarını da tetkik ederek yazdığı son etüdünde bize kanaatimizi doğrulayan yeni bilgiler
vermektedir.
Profesör Jaeschke şöyle diyor: "Birinci Dünya Harbinde, İngiltere, Anadolu'nun paylaşılmasına katılmamıştır.
Fakat, Allenby'nin göz kamaştırıcı başarıları, İngiltere'yi kendi başına, Osmanlı devletiyle mütareke yapmaya
ve uygulanmasını üzerine almaya ve herşeyden önce İngiliz menfaatlerinin uğrayacağı zararlar
düşünülmeden, sözde esaret altındaki azınlıkların kurtarılmasını eline almaya sürüklemiştir. Fakat, Kars ve
İzmir olayları, Rumların ve Ermenilerin İngiliz ordusunun itibarını yükseltecek insanlar olmadıklarını
göstermişti. Ermeni dostu sıfatiyle Türkiye'ye gelen Amerikalılar, hattâ İngilizler, Türk dostu olarak
dönmüşlerdi. Kan dökülmelini enlemeye çalışan İngiliz Yüksek Komiserleri ve yardımcıları, kısa zamanda,
Yunanlı müttefikin haklı olduğundan şüphelenmeye başlamışlardı. Atina'daki İngiliz elçisi bir raporunda
'Yunanlıların şahsiyeti çekici değildir. Türk karakteri ise, İngiliz duygularına daha yakındır' diyordu. (...)
tanınmış İngilizlerin kurdukları Osmanlı Cemiyeti, Lloyd George'a yazdığı bir mektupta yalnız İngiltere ve
Hindistan menfaati adına değil, dünya barışı için de, Türkiye'nin Trakya, Anadolu ve başkenti İstanbul'dan
mahrum edilmiyeceği yolundaki sözüne bağlı kalmasını istiyordu (12 Şubat 1920).
Lloyd George, İngiltere'de, Türkler lehine uyanan sempati duygularını üzüntüyle karşılarken, İzmir
çıkarmasını tasvip etmeyen İngiliz Genel Kurmay Başkanı Sir Henry Wilson, eski Türk dostluğuna
dönülmesini hararetle arzu ediyordu. Bu zat, 1920 sonlarına doğru, İngiliz politikası, M. Kemal ile dost
olmaktır, diyordu. 1921 sonlarında Churchill de, M. Kemal ile anlaşmaya yanaşmıştı. İstanbul'daki İngiliz
kuvvetleri kumandanlığına yeni tâyin olunan Sir Charles Harrington'a 14 Aralık 1921de yazdığı bir mektupta,
Genel Kurmay Başkanı Wilson: 'Yapacağımız en doğru hareket İstanbul'dan çıkıp gitmek ve Türklerle dost
olmaktır' diyordu".[12]
Lloyd George'a rağmen, İngiliz menfaatleri uğruna gerçeği söylemekten ve yazmaktan çekinmeyen askerler
ve politikacılar azımsanacak gibi değildi. Venizelos ve Lloyd George, birbirlerini karşılıklı etkiliyerek
kendilerini büyük bir ihtirasa kaptırırlarken, soğukkanlı düşünenler, Türklerin kazanmasını temenni ediyor,
ellerinden geleni yapıyorlardı. Henüz İzmir'in Yunanistan'a verilmesi kararlaştırılmadan böyle bir ihtimalin
belirmesi üzerine, İngiliz Dışişleri Bakanlığındaki iki uyanık memur ile ünlü tarih profesörü Toynbee bu
konuda bir rapor hazırlıyarak hükümeti muhtemel bir hataya karşı uyarmışlardı. Bu raporda İzmir yerine
Doğu Trakya'nın Yunanistan'a verilmesi tavsiye ediliyordu. Gerekçe olarak da, Yunanistan'ın kendi başına
Anadolu'da barınamıyacağı ve başarısızlığa uğrayacağı, Yunanistan'da da Venizelos'un iktidardan düşeceği,
halbuki Yunanlıların doğu Trakya'da kendi güçleri ile tutunabilecekleri gösterilmişti.[13]
Gerçekleri sonradan farkedenlerin başka bir örneğini de eski dışişleri bakanı Balfour'un şahsında
görmekteyiz. Amerika'nın Berlin sefiri Gerard, Balfour'a çektiği 15 Şubat 1921 tarihli telgrafta, Balfour dışişleri
bakanı iken Ermeniler hakkındaki vaadini hatırlatarak "Büyük Britanya'nın Ermeni meselesi hakkındaki
Amerika kamu oyunu göz önünde bulundurmasını şiddetle istiyoruz ve Türkiye meselesinin, andlaşmanın
Amerika Senatosunda tasdikinden sonra tetkik ve mütalâasının mümkün olup olmıyacağını soruyoruz"
diyordu. Balfour'un görüşü değişmişti. Yeni gelişmeler karşısında artık başka türlü düşünüyordu. Bu telgrafa
verdiği cevapta kısaca şöyle demekte idi:
"insani prensiplere dayananlar hariç olmak üzere Büyük Britanya'nın Ermenistan'da hiçbir menfaati yoktur.
Büyük Britanya'nın elinde olmıyan olaylar bu fikrin gerçekleştirilmesini önlemiş ve Türkiye ile barışı
geciktirerek kötü sonuçlara sebep olmuştur. Ermenistan'a kuruluş devresinde yardım edecek olan devletin
asker kuvveti kullanmaya da mecbur olacağından korkarım. Büyük Britanya şimdiye kadar yaptığı
taahhütlerin sorumluluğu altında kalmamak için büyük güçlüklerle karşılaşmış bulunmaktadır. Bunlara bir de
Ermenistan'ı ilâve edemez."[14]
Balfour, uzun cevabında milletlerin mukadderatlarını bizzat tâyin etmeleri prensibine müracaat edildiği
takdirde bile, Büyük Ermeni Devletinin kurulmak istendiği bölgede halkın çoğunluğunun islâm olduğuna ve
oyların Ermeniler aleyhine çıkacağına ayrıca işaret etmiştir. Yine 1921 yılında Lord Curzon, İngiltere'nin Atina
sefiri Lord Granville vasıtası ile Gunaris'e, Yunanistan'ın, tam bir tarafsızlık politikası takibine karar vermiş
olan İngiltere'ye artık güvenmemesi gerektiğini bildirmiştir.[15]
İngiliz Yüksek Komiserliğine ve İstanbul'daki İngiliz Ordusu Başkumandanlığına hâkim olan bu görüş, yani
İstanbul'da kuvvetli bulunmak ve mili harekete gözdağı vermek hevesi, 16 Mart 1920 günü İstanbul'un fiilen
işgalini hazırlamıştır. Millî Mücadele boyunca İstanbul'da büyük ölçüde bir yeraltı faaliyeti devam etmiştir.
Anadolu'ya sayısız silâh ve cephane kaçırılmış, yüzlerce sivil ve askerî şahıs hemen hemen büyük güçlüğe
uğramadan Anadolu'ya geçebilmiştir. İngiliz yüzbaşısı Armstrong'un acı yakınmalarına rağmen, eğer
İstanbul'daki İngiliz makamları kesin olarak isteselerdi, yeraltı faaliyetini tamamen değilse bile büyük ölçüde
önliyebilirlerdi. (...)
Sonra İngilizler, hilâfetten kurtulmak istiyorlardı. M. Kemal Paşa ile bu konuda anlaşabilirlerdi. Fakat, bütün
bunları gözden kaçıran İngilizler, İstanbul'u işgal edip Osmanlı Meclisini dağıtmakla, M. Kemal Paşa'ya ikinci
büyük bir koz vermiş oluyorlardı. (Birinci büyük koz yunanlıları İzmir'e çıkarmaktı) M. Kemal Paşa, asıl
yapmak istediğini, İngilizlerin sayesinde artık bundan sonra yapmak imkânını bulacaktı. Burada, Türk
kurtuluş hareketine yardım etmek istiyen meçhul bir kuvvetin İstanbul'daki İngiliz sorumlu kişilerini ve bunlar
kanalı ile İngiliz hükümetini yanıltmış ve teşvik etmiş olmak ihtimali bile akla geliyor. Herhalde bu noktanın
aydınlanmaya muhtaç tarafları olsa gerek.[16]
Türk kurtuluş hareketine yardım etmek isteyen bu meçhul kuvvetin kim olduğunu öğrenmek için okumaya
devam edelim...
14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul'a gelip Pera Palas'ta ikamete başlamış olan M. Kemal Paşa,
İngilizlerin Daily Mail Gazetesi'nin muhabiri G. Ward Price'ı aracı yaparak General Harrington'la görüşmek
ister. Price, Pera Palas'ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: "M. Kemal, yapmak istediği bir
teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini" bildirmemi rica etti.
"Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik...
Biliyoruz, partiyi kaybettik... Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum...
Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir."
Anadolu'da **İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması** gerektiğini söyledikten sonra M.
Kemal Atatürk, bu topraklar üzerindeki **İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır** olduğunu gazeteci
aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir:
Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli **Türk
valileri** ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde **hizmetlerimi
arzedebileceğim** münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."[17]
Zaten daha evvel M. Kemal Atatürk'ün 11-13 Ekim 1918'de Halep'ten Vahidüddin'e çektiği "çok gizli" telgrafta:
"Derhal İngilizlerle ayrı **barış yapmak** üzere kendisinin de katılacağı yeni bir Bakanlar Kurulu
oluşturulmasını önermesi" yukarıdaki bilgileri doğrulamaktadır.
M. Kemal'in bu ilginç teklifine bakalım...
Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta:
"Müttefiklerle olmadığı takdirde (İngilizlerle) ayrı olarak ve **mutlaka barışı sağlamak lazımdır** ve bunun için
kaybedilecek bir an bile kalmamıştır."
Orijinali: "Müttefiken olmadığı takdirde (İngilizlerle) münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve
bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır."[18]
***
Devam edecek inşaallah...
**********
KAYNAKLAR:
[1] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. İstanbul 1977, sayfa 21.
[2] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. İstanbul 1977, sayfa 22.
[3] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. İstanbul 1977, sayfa 24.
[4] Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., cild 2, sayfa 291.
[5] Atatürk'ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., cild 2, sayfa 292.
[6] Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., İstanbul, 1991, sayfa 33.
[7] Milliyet Gazetesi, 29 Ekim 1973.
[9] Çağlar Keyder, Türkiye'de Devlet ve Sınıflar, İletişim Yay., İstanbul, 1989, sayfa 63.
[10] Fikret Başkaya, Paradigmanın Iflası, Doz Yay., İstanbul, 1991, sayfa 33.
[11] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 459.
[12] Prof. Jaeschke'nin bu etüdünün tercümesi için bakınız; Tevfik Bıyıklıoğlu, Atatürk Anadolu'da - Türkiye îş
Bankası Yayını, Ankara 1959, sayfa 2-24.
[13] Hikmet Bayur, Atatürk - Hayatı ve Eseri, - Ankara 1963 sayfa 328.
[14] Esat Tiras, Tarihte Ermeniler ve Ermeni Meselesi. - Ankara 1950, sayfa 709-710.
[15] Albay Bujac, 1918-1922 Yunan Ordusunun Seferleri, Genel Kurmay yayını, çeviri: Kurmay Yarbay:
İbrahim Kemal, 1939, sayfa 217.
[16] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 466, 467.
[17] Price'ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran
Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk
Tarih Kurumu Yayınları, sayfa 98.
[18] Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, sayfa 232.
********************************************************
Milli Mücadele'de sadece Yunanlılara karşı savaştık - 3
TÜRKİYE İLE FRANSA
Türkiye'nin Fransa ile olan ilişkileri, Türk-İngiliz ilişkilerine benzememektedir. Bu değişikliğin ilk anda göze
çarpan iki özelliği vardır: Millî Mücadele boyunca Türkler ile İngilizler arasında silâhlı bir çatışma olmadığı
halde (Ali Fuat Paşanın Eskişehir üzerine yaptığı harekette bile silâhlı çatışma olmamıştır) Fransızlarla
Adana, Urfa, Antep ve Maraş bölgesinde 1920 yılı sonralarından 1921 yılı ortalarına kadar çetin bir savaş
devam etmiştir. (Halk savaşıyor) Buna karşılık, Ankara Hükümetini resmen ilk tanıyan Batı devleti Fransa
olmuş ve 20 Ekim 1921 tarihinde Ankara'da yapılan Türk-Fransız Anlaşması ile Fransızlara karşı savaş son
bulmuştur.[1]
Harbin başlangıcında, Fransız - İngiliz menfaat çatışması açıkça belli idi. Topraklarının önemli bir kısmı
Almanlar tarafından işgal olunan Fransa, her şeyden önce anavatanı kurtarmak kaygusunda idi. Bu sebeple
bütün kuvvetlerini Alman ordusuna karşı kullandığından, ileride kendisine az pay düşer korkusiyle Türkiye
aleyhinde önemli askerî harekât yapılmasını istemiyor ve Osmanlı topraklarının bölüşülmesine ait
görüşmeleri geciktirmeğe çalışıyordu.[2]
İşte, istiklâl Harbinde Türk-Fransız münasebetlerinin oluşumunu etkileyen, bu çatışmadır. Harbin sonunda,
Fransa'nın en önemli meselesi Almanya barışı idi. Almanya'ya bir daha belini doğrultamıyacak ağır şartların
yükletilmesine çalışılıyordu. İngiltere'yi buna razı etmek için de Clemanceau'nun yürüttüğü Fransız politikası,
Lloyd George'un dümen suyuna girmişti. Osmanlı imparatorluğundan kopan Arap memleketlerinden daha az
pay almaya ses çıkarmayışı, Yunanistan'ın Türkiye aleyhinde büyüyüp kuvvetlenmesine göz yumuşu, hep bu
yüzdendi. Halbuki, gerçekte Fransa'nın Orta Doğu'daki menfaatleri, Türkiye'nin yaşamasında idi. Batı
Anadolu'nun verimli topraklarını da eline geçirecek, Yunanistan'ın Doğu Akdeniz bölgesinde bir kuvvet haline
gelmesi, ancak İngiltere'nin işine yarayacaktı. (...)
Fransız, Alman barışı uğrunda yaptığı bunca fedakârlığa rağmen istediğini elde edemedi. Çünkü, İngiliz
siyasetinin değişmez özelliklerinden biri de, harp gayelerine ulaştıktan sonra yenilenlerin safına geçip onları
tutmaktır. Böylece, bir denge kurmuş ve kazançlarını korumanın çaresini bulmuş olur. Alman donanması
imha edildiğinden, artık İngiltere için bir tehlike değildir. Diğer yandan, Almanya'nın parçalanması ve güçsüz
bir hale getirilmesi, kara Avrupasında Fransız hâkimiyetini sağlıyacaktır. İngiltere, buna da göz yumamazdı.
En azından, yeni bir Alsas Loren meselesi yaratılmamalı idi. Son olarak, harpten önce Almanya, İngiltere için
iyi bir pazardı. Harp sonu güçlükleri ve işsizlerin artışı sebebiyle İngiltere, Alman pazarına şimdi daha çok
muhtaçtı. Fransa, özetlediğimiz bu durumdan dolayı, İngiltere'den, kopmuştu. Güney Anadolu'da Türklerle
yapmakta olduğu savaş, Fransa'ya bir şey kazandırmadıktan başka, İngiltere'nin işine yarıyordu. Üstelik,
ayaklanmış olan Arap milliyetçilerini bastırarak Suriye Mandasını elde tutabilmek için önemli kuvvetlere
ihtiyacı varken, Türk cephesinde fena halde hırpalanıp ağır kayıplara uğramanın bir anlamı yoktu; ve
sömürgelerinde, islâm âleminde prestijini kaybetmek tehlikesi günden güne büyüyordu.[3]
Fransa, yavaş yavaş ayılıyordu. Nitekim, Venizelos'un 1920 Şubatında Atina'ya yazdığı telgraflarda
Fransa'nın tutumundan şikâyet eden cümlelere rastlamaktayız. Bunlardan birinde, Venizelos, Fransız
Başbakanını yola getirilemiyecek bir hâlde bulduğunu belirtiyordu. Durumu daha iyi aydınlatmak için,
Paris'teki Yunan elçisinin Venizelos'a yazdığı 25 Mart 1920 tarihli telgrafını buraya alıyoruz:
"Öğleden sonra Millran tarafından kabul edildim, İstanbul'daki müttefikler yüksek komiserleri tarafından
gönderilen raporlardan sonra alınan kararları gözden geçirmeyi Mösyö Millran kabul etmiştir, İngiliz, Fransız,
İtalyan yüksek komiserleri, Anadolu'ya İngiliz ve Fransız'lardan oluşan bir kuvvet gönderilmeden ve yeni bir
harp yapılmadan Türkiye'ye barış şartlarını kabul ettirmenin imkânsızlığından söz ediyorlar, İngiliz ve Fransız
yüksek komiserleri bu inançlarında kararlıdırlar. İki komiser, Türklerin önemli kuvvetleri bulunduğuna
inanıyorlar. Bu kuvvetler, Millran ile konuştuğum zaman iddia ettiğim gibi 65 bin kişiden ibaret değildirler.
Yüksek komiserler, Türklerin katliâm yapacaklarına ve eğer 100 bin kişilik bir kuvvet gönderilmezse Fransa
menfaatlerinin tehlikeye düşeceğine inanmaktadırlar. Yunanistan ile olan dostluğu için Fransa menfaatlerinin
tehlikeye düşürülmesine kadar gidemiyeceğini Mösyö Millran bana söyledi."[4]
Clemanceau, çoktan Başbakanlıktan ayrılmıştı. Millran'dan sonra, Leygues'in Başbakanlığı pek kısa sürdü ve
16 Ocak 1921 de Briand Başbakan oldu. Barışseverliğiyle ün yapmış olan Briand, Fransız politikasına
hemen yeni bir yön verdi.
Sevres Andlaşmasının hafifletilmesi için zorlamaya başladı. İtalya da Fransa'yı desteklediğinden Londra
Konferansı hazırlandı. Briand, bu konferansta Türkiye'yi açıkça destekliyecek ve Bekir Sami Bey ile bir de
anlaşma imzalıyacaktı. Fransız politikasının yön değiştirerek Türkiye lehine kaymasını tarafsız bir gözlemci
şöyle anlatır:
"Gerçekten Fransızlar doğudaki İngiliz rolünü, Ren bölgesi işinde İngilizlerin yardımlarını görmek için kabul
etmişlerdi. Fakat şimdi anlıyorlardı ki, Arabistan'ın paylaşılmasında zararlı çıktıkları gibi padişah hükümetinin
İngiliz nüfuzunu kurması yüzünden İstanbul'daki mevkilerini de elden bırakmışlardı. Ayrıca Yunanistan'ın
ikinci Wilhelm'in kayınbiraderi Kral Konstantin'i geri çağırmış olması fena halde keyiflerini kaçırmıştı. Bütün
bunlardan başka da Anadolu'da kendilerine verilen toprakların ordu kuvveti ile elde edilemiyeceğine kanaat
getiren İtalyanlar, Anadolu'daki kıtalarını geri çekmişlerdi. İşte, Kilikya'da ortaya çıkan tehlikeli durumun
Fransa'nın doğudaki prestijini zedelemeden önce, sonuç bakımından İngilizlerin hatırı için girişilmiş bir
maceraya son vermek fikri, Fransa'da bu suretle doğmuştur."[5]
Türk - Fransız münasebetlerini, Piyer Loti ve Klod Farer gibi ünlü Fransız yazarlarının Türkiye lehindeki
yazıları da büyük ölçüde etkilemiştir. Türkiye Büyük Millet Meclisi, zaman zaman bu yazarlara teşekkürlerini
iletmiş ve Fransız basını Ankara'ya muhabirler göndererek Türk-Fransız yakınlaşmasına faydalı olmuştur.
Ankara Anlaşmasından sonra, Fransa, Türkiye'nin harbi kazanmasını büyük bir samimiyetle istemekte idi.
Her ne kadar hâlâ İngiltere ile bir ittifak cephesinde beraber bulunuyor ise de, Fransa'nın menfaati, şüphesiz
Türkiye'nin kazanmasında idi. 1922 Mart ayında Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey, Batının mütareke tekliflerini
anlamak üzere Londra'ya gidişinde ve dönüşünde Paris'ten geçmiş ve Fransa'nın Türkiye'yi samimiyetle
desteklediğine şahit olmuştur.
Yusuf Kemal (Tengirşek) Bey, Fransa'da yaptığı temasları bize şöyle anlattı:
"Paris'te Briand'ı köyünde ziyaret ettim. Beni öğle yemeğine alıkoydu. Ona Londra'ya gitmekte olduğumu
söyleyerek İngiliz bakanları ile konuşurken nasıl bir tavır takınmam gerektiğini sordum.
- 'Doğuda artık tek kuvvet olarak siz kaldınız' cevabını verdi.
'İngiliz bakanları da acaba bunun farkında mıdırlar' diye sordum.
- 'Onlar bunu benden daha iyi bilirler' şeklinde cevap verdi."
"Londra Konferansından dönüşte Poincare (Bu tarihte, Fransa Başbakanı Poincare idi) beni kabul etti.
Aramızda şu konuşma geçti:
- 'Alelacele gidişinizin sebebi nedir?'
Fazla kalmakta bir fayda görmüyoruz.
- 'Mütâreke şartlarını mı beğenmediniz?'
Evet.
- Fakat unutuyorsunuz ki, vatanınız düşman işgali altındadır.'
Evet biliyorum, fakat çıkacaklardır.
- 'Ne zaman?'
Onu ben bilmem, Genel Kurmay bilir. Vatanımdan tek düşman askeri kalmamalıdır. Mütâreke o vakit olur.
Bugün elimizdeki şartları Büyük Millet Meclisi kabul etmez. M. Kemal Paşa kabul etmek şöyle dursun, istekli
görünce, Meclis onu Meclisin kapısı önünde asar.
- 'Meclise hürmetlerimi söyleyin. Mütâreke şartlarını da kabul etmeyin. Fransız hudutlarından çıkıncaya kadar
bütün seyahat kolaylıklarınızın sağlanması için gerekli emri vereceğim.' "[6]
Başka bir örnek vermek gerekirse Milli Mücadele'nin "lider kadrosu"ndan olan Kara Vasıf Bey, 27 Kasım
1919 Heyet-i Temsiliye toplantısında, Fransız elçiliği yetkilileriyle görüşmesini özetlerken şunları
söylemektedir:
"Görüştüklerim Karargaha mensup Fransızlarla... Sefarete mensup olanlar dedi ki, 'siz ne istiyorsanız
neşrettiririm, yalnız memleketimin menfaatine mani olmasın.' Asil bir hanedana mensup imiş. Kendisi asker.
Açıkça fikrini sordum.
- 'Dedi ki, bu gün iki cereyan var: Biri Bolşevizm, diğeri Islamizmdir. İkisi de en ziyade İngilizlere
müteveccihtir, bize değil, ilerde bize de. Bolşevizmi bırakabiliriz. Fakat Islamizmi bırakamayız. Cezayir, Tunus
ilerde oraya da sirayet edebilir. Bizi maddi olarak temin ediniz ki, Pan Islamizmi, Pan Turanizmi
gütmüyorsunuz.'
Dedim ki, biz sizin gördükleriniz gibi iki şey görebiliyoruz. Bunlardan biri islamcılıktır, diğeri asrileşmek. Kendi
kendimizi idare edecek bir halde yaşamak. Bunu da Avrupa'dan alacağız. **İslam cereyanları bize iyi değildir.
Medeni değildir.** Aynı zamanda istila altındadır. Serbest değildirler dedim... Buna inanmadı. Aynı zamanda
inanmış göründü. O aynı zamanda Kürt meselesini intihabata karışmayan Hürriyet ve İtilafı ve
Süleymaniye'yi söyledi. Ben de o İngilizlere karşı Şeyh Mahmud'un hareketidir dedim... Bu, grup halinde bir
kabile. Biz istiklâl istiyoruz diyen yoktur... Sizde de sosyalistler böyle istiyor denirse, milletin hepsi tabii böyle
değildir dedim."[7]
Unutmamak gerekir ki, Fransızlar, işgal ettikleri yerlerden çekilirken **10.089 adet tüfek, 1505 sandık
cephane ve 10 adet uçağı hediye** adı altında Türk ordusuna bırakmışlardır.[8]
Mayıs 1922'de "Helle" isimli bir Yunan Kurvazörünün hücumunu da, Kilikya yakasında **bir Fransız harp
gemisi** püskürtmüştür.[9]
Zaten evvelce Fransız sempatizanlarının koruyucu rolünü oynayan Osmanlı Harbiye Nazırlığındaki Fransız
irtibat subayı Albay Mougin, kendi hükümetine, Türk toprak bütünlüğünü bir Fransız güdümü altında
korumayı öneriyordu.[10]
Ancak Saray'ın böyle bir teklifi kabul etmeyeceği de sır değildi. Nitekim Sultan Vahdettin'e (radıyallahu anh)
teklifi iletmesi için dönemin başyaveri Naci Bey'e yapılan bu öneri, bizzat Naci Bey tarafından reddedilmiştir.
Mougin'in bu gayretleri yanında, esasta Fransızların Türk milliyetçileriyle (M. Kemal Atatürk ve
arkadaşlarıyla) ulusal akımın başlangıcından beri, bir anlaşmaya varmak istedikleri gözden kaçmıyordu.[11]
Öte yandan Osmanlı ve Rus altını ile Fransa'dan **1500 adet** hafif makineli tüfek ve cephanesi satın
alınarak ordunun en büyük eksikliği giderilmiştir. Ayrıca satın alınan **200 adet** kamyonetle ordu ilk kez
motorlu ulaşıma kavuşmuştur.[12]
***
Devam edecek inşaallah...
**********
KAYNAKLAR:
[1] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 470.
[2] Yusuf Hikmet Bayur, Yeni Türkiye Devletinin Haricî Siyaseti, İstanbul 1934, sayfa 10.
[3] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 471, 472.
[4] Yusuf Hikmet Bayur, Yeni Türkiye Devletinin Haricî Siyaseti, İstanbul 1934, sayfa 48.
[5] Norbert Von Bischoff, Ankara (Türkiye'deki Yeni Oluşun Bir İzahı). Çeviri: Burhan Belge, Ulus Gazetesi
Tercümeler Kütüphanesi: 9, Ankara 1936, sayfa 146.
[6] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 474. (Sabahattin
Selek: "Yusuf Kemal Tengirşek ile 19.12.1959 günü yaptığımız görüşmenin notlarından.")
[7] Uluğ İğdemir, Heyet-i Temsiliye Tutanakları, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 1975, sayfa 132.
[8] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 51.
[9] Dr. Hülya Baykal, "Kurtuluş Savaşı'nda Türk-Fransız İlişkileri ve Bir Fransız; Türk Dostu Albay Mougin",
Atatürk Yolu, cild 2, No 7, Mayıs 1991, sayfa 488.
[10] Salahı Sonyel, Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Türk Tarih Kurumu Basımevi, Ankara, 1973, sayfa
100.
[11] Tayyip Gökbilgin, Milli Mücadele Başlarken, cild 1, Ankara 1959, sayfa 184.
[12] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 48.
****************************************************
Milli Mücadele'de sadece Yunanlılara karşı savaştık - 4
TÜRKİYE İLE İTALYA
Atatürkçü Sabahattin Selek ile başlayalım:
"İtalya da, tıpkı İngiltere ve Fransa gibi, bir emperyalist devlet olarak yeni sömürgeler kazanmak ve büyümek
istiyordu. Onu, Birinci Dünya Harbine sokan tek sebep, bu istekti. Henüz, birkaç yıl önce, 1911'de
Trablusgarp ve Bingazi'yi Türklerden almıştı. Akdeniz memleketi olduğu için, menfaatlerini hesaplarken,
birinci derecede Akdeniz çevresini düşünmek zorunda idi. Fakat, İngiltere ve Fransa'nın yanında güçsüz
olduğunu da biliyordu. Harp başladığı zaman, İtalya merkezî devletlerin dostu idi, fakat harbe girmemişti.
İtilâf Devletleri, İtalya'yı kendi yanlarında harbe sokmak için, 28 Nisan 1915'de Londra'da yapılan gizli bir
anlaşma ile tatmin edici menfaatler gösterdiler. Oniki adayı İtalya'ya bırakan ve Anadolu paylaşıldığı takdirde,
İtalyan payının İngiltere, Fransa ve Rusya paylarından az olmıyacağını belirten bu anlaşmadan sonra İtalya
da harbe girdi. Fakat, üç büyük devlet arasında, Osmanlı İmparatorluğunun paylaşılmasına ait, başka gizli
anlaşmalar vardı. Bu anlaşmaların hükümleri politik zorunluklar sebebiyle 1916 Eylül'ünde İtalya'ya bildirildi.
İşte bundan sonra, İtalyanların müttefikleriyle olan münasebetleri tatsız bir safhaya girmiştir. Çünkü, İtalya,
kendi dışında kalan anlaşmalara göre, Anadolu'daki payının Fransız payından az olacağını öğrenmişti.
Çekişmeler savaş sonuna kadar sürdü. Yalnız, 1917 Rus İhtilâli patlayıp, Rus ordusu Alman cephesinde
tesirsiz kalmaya başlayınca, İngiltere ve Fransa, İtalya'ya daha çok muhtaç olduklarını gördüler. İtalya da işin
farkında idi."[1]
Bu defa, pazarlıklar Rusya olmaksızın yeniden başladı ve İzmir bölgesi de İtalya'ya vaadedildi. Rusya'nın
tasvibi şartına bağlanan bu anlaşma, Rusya'da Bolşevik rejimi kurulduktan sonra hükümsüz sayılacaktı.[2]
Fakat, paylaşma anlaşmalarının böylesine kaypak bir şekilde gelişmesi, Anadolu'nun asıl sahipleri yararına
oluyordu. Çünkü, haksız menfaatler, ortakların arasını açıyordu. Nitekim, İtalya, önce kendisine vaad olunan
İzmir'in Yunanistan'a verilmesinden ötürü müttefiklerine kızdı ve menfaati icabı Türklere yaklaştı. Kaldı ki,
İtalya çok ilgili bulunduğu Balkanlarda da (Yugoslavya ve Arnavutluk) tatmin edilmemişti. İtalyan ordusu
Arnavutlukta güç duruma düşerek oradan çekilmişti. Türkler, Anadolu'da işgallere karşı direniyorlardı,
İtalya'nın iç durumu karışıktı. Nitti kabinesi, 20 Haziran 1920'de düşmüş, yerine Gioletti Hükümeti geçmişti.
Dışişleri Bakanlığına Kont Sforza getirilmişti.
İtalya'nın dış politikası, bundan sonra daha açık bir renk alacak, bir süre için emperyalist ve maceracı
heveslerden sıyrılacaktı. Özellikle, Kont Sforza'nın dışişleri bakanı olması, Türkiye bakımından büyük bir
kazançtı."[3]
Sforza, Mondros Mütârekesinden sonra İstanbul'da İtalyan Yüksek Komiseri olarak bulunmuştu, İzmir'in
Yunanlılar tarafından işgal edileceğini, 20 gün önce (!!!) Türklere haber vermişti.[4]
Sforza, M. Kemal Atatürk ile de ilgilenmişti, İtalyan Yüksek Komiserliği, bir gün M. Kemal Atatürk'ün
müracaatı üzerine evinin aranılmasını önlemiş (!!!) ve ertesi gün evinin kimse tarafından tecavüze
uğramıyacağına dair kendisine bir belge göndermiştir. Araya giren bazı kimselerin aracılığı ile M. Kemal bir
İtalyan iş adamının bürosuna giderek görüşmüştür. Bu gerçeği gerek M. Kemal Atatürk'ün hatıralarından[5]
gerekse Kont Sforza'nın yazdıklarından[6] öğreniyoruz. Kont Sforza aynı eserde M. Kemal Atatürk'ün mason
olduğunu da yazmıştır.
Türkiye'deki İtalyan işgali, her yerde yumuşak olmuş. Türkler hoş tutulmaya ve kazanılmaya çalışılmıştır.
Şüphesiz, böyle hareket etmekle hem Anadolu'daki iktisadî çıkarlarını muhafaza etmeyi, hem de Türklerin
Yunanlılara karşı mücadelelerini kolaylaştırmayı düşünüyorlardı. Gerçekten, İtalyan işgal bölgesinde, Kuvayi
Milliye, kolaylıkla teşkilâtlanabilmiş, İtalyanlardan teşvik ve yardım görmüştür. İtalyanların, kendi işgal
bölgeleri içinde Türk halkına karşı davranışları özetle şu esaslara dayanmakta idi: Yunan ve İngiliz
düşmanlığı telkin etmek. İtalya'nın Türklere dost olduğuna herkesi inandırmak. Köylülere iyi muamele etmek.
Alış-veriş yaparken fazla para vermek. Dispanserler açarak hastalara parasız bakmak.
Çocuklara şefkatli davranmak, çikolata ve hediyeler vermek. Yunan işgal bölgesinden gelen göçmenlere,
muhtaç halka yardım etmek (çadır, battaniye, yiyecek vererek). Çiftçilere ve tüccarlara kredi vermek (Bunun
için Banko di Roma şubeler açmıştır). Posta teşkilâtı yapmak. Okul açmak. Gençler arasından ücretli
askerler toplamak. Türk hükümet memurlarına, subay ve kumandanlara, çay, kahve, şeker, kaşar peyniri gibi
sıkıntısı çekilen yiyecek maddeleri ikram etmek. Bozuk yolları yapmak, camileri tamir ettirmek. İtalyanlar,
Türklerle daima iyi geçinmeye, sevgi ve güvenlerini kazanmaya çalışmışlar ve bir İtalyan askeri öldürüldüğü
zaman bile hâdise çıkarmaktan çekinmişlerdir.[7]
Nitekim Aydın'da, Muğla yöresi Umumi Milli Kuvvetler Komutanı Demirci Mehmet Efe:
"Gerçi çok terbiyeli davrandıkları ve her türlü yardımı yaptıklarından dolayı, İtalyanlardan sızlanacak bir
şeyimiz yok ise de, eğer herhangi bir hükümet bizi kontrol edecekse, bu işin daha büyük ve daha aydın bir
devlet tarafından yapılmasını yeğ tutardık" demektedir.[8]
İtilaf devletleri tarafından aldatıldığını anlayan İtalya, Rus altını karşılığında **20.000 adet tüfek, 20 adet
uçak** ve çeşitli malzemeyi Ankara hükümetine satmakla[9] kalmamış, kendi bölgelerindeki silah depolarını
açarak, Kuvayı Milliye'ye yardım etmiştir.[10]
Ankara Hükümeti ile İtalya arasındaki iyi ilişkiler diğer yandan İtalya'nın müttefikleriyle olan ilişkilerini olumsuz
yönde etkilemiş ve İtalya suçlanmıştır. Özellikle Yunanlılar her fırsatta İtalya'nın Ankara Hükümeti'ne yardım
ettiğini ileri sürmüşlerdir. Anadolu'daki Yunan ordularına başkomutanlık yapanlardan H. Anesti, Türk
zaferinden sonra Yunan ordusunun Anadolu'da niçin hezimete uğradığı konusunda açıklamalar yaptı. 10
Eylül 1922 tarihli "Kathimerini" gazetesinde yer alan açıklamalarında H. Anesti, Türkiye'nin İtalya'dan aldığı
uçaklar konusunda şunları söylemiştir:
"Mükemmel donanımlı uçakları Kemalist orduya götüren bir İtalyan gemisinin Mersin'e gitmekte olduğunu
haber aldık. Kemalist ordu bu uçaklarla bizden daha güçlü duruma gelmişti. Derhal İtalyan kumandan Signor
Calamida nezdinde teşebbüse geçerek geminin yükünün boşaltılmamasını talep ettim. İtalyan kumandan,
'bahriye ve dışişleri bakanlıklarına sorması gerektiğini' söyledi. Bu arada Mersin limanına varan geminin yükü
boşaltıldı. Birkaç gün sonra yaptığımız keşif uçuşunda çok güçlü ve mükemmel sistemli düşman uçaklarını
gördük"[11]
1921'den sonra genel politikasını değiştiren İtalyanlar, iç meselelerinin çok karışık olması yüzünden yeni bir
anlaşmaya gitmek lüzumunu bile hissetmeden, Anadolu'dan 1921 Haziran ayı içinde tamamen çekildiler ve
Türkiye'yi kendi haline bıraktılar. 5 Temmuz 1921 tarihinde ise artık Antalya ve çevresini de bosaltmıştı.[12]
***
Devam edecek inşaallah...
**********
KAYNAKLAR:
[1] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 475.
[2] Ergün Aybars, Türkiye Cumhuriyeti Tarihi, Ege Üniversitesi Basımevi, İzmir 1987, sayfa 94 ve diğerleri.
[3] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 475, 476.
[4] Galip Kemalî Söylemezoğlu, Hariciye Hizmetinde 30 Sene, 4'üncü cildin son kısmı, İstanbul, sayfa 31.
[5] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Atatürk'ün Bana Anlattıkları (Atatürk Devri Hatıraları), Dünya Yayınları, No. 5,
sayfa 101.
[6] Kont Sforza, Les Batissenrs de L'europe Moderne, sayfa 358.
[7] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 477, 478.
[8] Doğan Avcıoğlu, Milli Kurtuluş Tarihi, Tekin Yay. İstanbul 1977, sayfa 24.
[9] Alptekin Müderrisoğlu, Kurtuluş Savaşının Malî Kaynakları, sayfa 48
[10] Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Doz Yay., İstanbul, 1991, sayfa 33.
[11] İtalyan "Oriente Moderno" Dergisi, II, 15 Ekim 1922, sayfa 294.
Aktaran: Yrd. Doç. Dr. Mevlüt Çelebi, Atatürk Araştırma Merkezi Dergisi, sayı 31, cild 11, Mart 1995.
[12] Antalya Büyükşehir Belediyesi, 2010-2014 Stratejik Planı, Bölüm: Kentin Tarihi, sayfa 20. (Akdeniz
Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi/Tarih Bölümü.)
Bağlantı: http://www.sp.gov.tr/documents/planlar/AntalyaBuyuksehirBelediyesiSP1014.pdf
***********************************************
Milli Mücadele'de sadece Yunanlılara karşı savaştık - 5 ve SON
YUNANİSTAN'IN ANADOLU SEFERİ
(İsmet İnönü'nün "2 Eylül 1920" tarihli telgrafı: "Ve düşmanlarımızın silâh kuvvetiyle çok geniş olan
memleketimizi esaretleri ve hükümleri altına almalarına maddeten imkân yoktur." )
Yunanlilarin İzmir'i işgal etmesine müsaade eden Lloyd George'a en büyük tepki İtalya'dan geldi. Fransa'da
durumdan pek memnun değildi. Öte yandan İngiltere'de de Disraeli'nin izinden giden muhafazakarlar ve
olaya stratejik açıdan bakan askerler de bu politikayı eleştirmekteydiler. Muhafazakar politikacılar daha çok
(özellikle Sovyetlerin Kafkasya'ya hakim olmasından sonra), Yunanistan'ı Ankara hükümeti üzerine sürmenin,
M. Kemal ve arkadaşlarını Sovyetler Birliğine yaklaştıracağını düşünmekteydiler. Yunanistan'ın tek başına
tüm Anadolu'yu denetim altında tutması ise askeri açıdan mümkün değildi. Batı'dan gelen baskının artması
ise M. Kemal ve arkadaşlarını giderek Sovyetler'e yaklaştırmaktaydı. Öte yandan gelişen olaylar içerisinde
M. Kemal'in hilafet makamını ele geçirip bunu İngilizlere karşı kullanmak gibi bir amacı olmadığı
anlaşılmaktaydı. 1920 Kasım'ında İngiliz dostu liberal görüşlü Başbakan Venizelos'un seçimleri kaybedip
iktidardan düşmesinden sonra gelişen olaylar İngiltere'nin Türkiye'ye karşı izlediği politikanın değişmesine yol
açacaktır.[1]
Yunanistan'a Anadolu'dan vaadedilen pay, İzmir ve hinterlandından ibaretti. Bu sebeple Yunan Ordusu,
İzmir'e çıktıktan 1919 Haziran sonuna kadar geçen bir buçuk ay içinde payına düşen bölgeyi işgal etmiş ve
durmuştu. Yunanlılar isteseler de, Türkiye'den daha büyük faydalar sağlamak için diledikleri gibi hareket
edemezlerdi. Bu, ancak İngiltere'nin izni ile olabilirdi. Türkiye hakkındaki İngiliz politikası ve İngiltere'nin zafer
ortaklariyle olan anlaşmaları, Yunanistan'a bu tarz bir şans tanıyacak gibi görünmüyordu.[2]
Zira Henry Wilson, İstanbul'daki İngiliz kuvvetleri komutanlığına yeni atanan Sir Charles Harrington gibi etkin
asker ve diplomatlar da, Lloyd George'un politikasını beğenmiyorlardı. Hatta ünlü İngiliz Tarihçi Arnold
Toynbee de sunduğu bir raporunda hükümeti, Yunanistan konusundaki muhtemel bir hataya karşı uyarmıştı.
Yunan ileri gelenleri de Venizelos'un Asya politikasının tehlikeli bir düş olduğunu, ekonomik, etnik, ve stratejik
gerçeklere uymadığını İzmir'in Yunanistan'ın mezarı olacağını dile getiriyorlardı . Kral Konstantin de
Venizelos'la aynı görüşte değildi. O Türkiye saldırmadıkça savaş açılmasına taraftar değildi.[3]
General Wilson'un İstanbul'daki İtilâf Orduları Başkumandanlığı görevinden 7 Ekim 1920 tarihinde alınıp,
yerine Yunan hükümetine verilen desteği eleştiren General Harrington'un getirilmesi, Yunanlılara yapılan
yardımların kesileceğinin en belirgin işaretiydi.
Yunanistan Anadolu'da ne yapabilirdi? En ölçülü hedef, Sevres Andlaşmasiyle Batı Anadolu'da kendisine
verilen küçük, fakat zengin toprak parçasını elde tutmaya ve Yunanlılaştırmaya çalışmak değil mi? Bu bile bir
hayaldi. Yunanistan'a katılacak arazideki Türk çoğunluğunun, şu veya bu suretle Yunan yönetimine boyun
eğeceği kabul edilse bile, yine de Yunanistan burada barınamazdı. Çünkü Sevres Andlaşması, ancak
haritada bir sınır çiziyordu. Batı Anadolu'da, tabiat ve coğrafya böyle bölücü bir sınır tanımıyordu. Aksine,
doğudan batıya doğru uzanan dağlar, nehirler, vadiler ve yollar, İzmir bölgesini Anadolu içlerinden gelecek
her türlü saldırıya karşı açık tutuyordu. Bu bölge, olsa olsa, daha doğuda Bursa -Uşak veya Eskişehir - Afyon
hattında savunulabilirdi. Nitekim, Sakarya'dan çekildikten sonra Yunanlılar bu yolda bir savunmayı seçtiler.
Fakat, bu sefer de cephe çok genişliyor ve 100-150 bin kişilik bir ordu ile tutulamıyacak ölçüde büyüyerek
500-600 kilometreyi buluyordu. Yunanlılar, şüphesiz bu güçlükleri az veya çok sezmişlerdir. Onun içindir ki,
bütün hesaplarını Türkiye'nin taksim edilmesine ve Türklerin Anadolu yaylasından atılmasına bağlamışlardı.
1921 Temmuz'unda giriştikleri taarruz ile, henüz fazla güçlenmediğini sandıkları Türk Ordusunu
yokedeceklerini ve Batı Anadolu'ya rahatça yerleşeceklerini ummaları bu sebeptendir. Yalnız önemli bir
gerçeği daha gözden kaçırmış bulunuyorlardı: Anadolu toprakları çok genişti. Yunan Ordusu Ankara'yı alsa
bile, Kayseri'ye, Sivas'a kadar uzanıp, üssünden bu kadar uzaklaşamazdı. Bu problemlerin Yunan
kumandanları arasında zaman zaman tartışıldığını da bazı belgelerden anlıyoruz. (...)
Evvelâ, uzun sürecek bir harbe, Anadolu'ya yerleşmeye, Yunanistan'ın iç durumu da, malî imkânları da,
elverişli değildi. Kralcı -Venizelist bölünmesi, ordu da dahil, Yunan hayatının bütün safhalarına yayılmıştı.
Yeni Kralcı yönetim, memlekette muhalefeti tatmin etmek, fakat Anadolu'da harbi sürdürmek zorunluğunda
idi. Hükümet, iç sükûnu sağlamak ve nümayişleri önlemek için uğraşırken, ister istemez ordunun ihtiyaçlarını
ihmal ediyordu. En sıkışık zamanlarda bile ordunun istediği yedek kuvvetleri, malzemeyi vaktinde hazırlayıp
Anadolu'ya gönderemiyordu. Ordunun ikmâl ve iaşe işleri, bakımı, kendi öl-çülerine göre tatmin edici
sayılamazdı ve gittikçe bozuluyordu. Ordu, şüphesiz ihmal edildiğinin farkındaydı. Yüksek kumanda
kademesinde, kumandanlar arasında çeşitli görüş ayrılıkları, geçimsizlikler hüküm sürüyordu. Birbirlerine
nefretle bakan Kralcı ve Venizelist subaylar, erler, orduda yanyana savaşıyorlardı. Bunların İstanbul ve İzmir
meyhanelerine kadar akseden kavgaları Anadolu'yu tutan Türk basınında geniş bir yer kaplıyor ve M. Kemal
Paşa'nın Meclis karşısındaki durumunu desteklemekte işe yarıyordu. Yunanistan'daki halk ve Anadolu'daki
asker harp-ten bıkmıştı. 13 sınıf silâhaltında bulunuyordu. Bundan 5 sınıf, Anadolu'da harp bittiği zaman 45
aydır askerlik yapmakta idi. Yunanistan'a Anadolu'da yer ve misyon veren üç büyük devletin Türk-Yunan
Harbine karşı tutumları zamanla değişmişti. İtalya, baştan beri pek de gizlemeden Anadolu'daki Yunan
menfaatlerine karşı idi. Fransa, Türklerle an-laşmış ve harbe son vermişti. İngiltere'deki eski ateşli Yunan
dostlarında, Lloyd George dahil, bir gevşeme baş göstermişti. Yunanistan'a yapılan malî yardımlar
kesilmekte idi. Yunanistan'ın 1920'1921 bütçesi 1 milyar 33 milyon drahmi (o günün kambiyo rayicine göre
115 milyon Türk lirası) gelir, 1 milyar 289 milyon drahmi (142 milyon TL.) masraf ile önemli ölçüde açık
veriyordu. Masraf bütçesinden 535 milyon drahmi (53 milyon TL.) harp masraflarına ayrılmıştı. Bütçe açığını
kapatmak için büyük devletler Yunanistan'a yardım ediyorlardı. Kanada, İngiltere'nin aracılığı ile beş milyon
İngiliz lirası vermişti, İngiltere ve Fransa da onar milyon İngiliz lirası vermek üzere anlaşmışlardı. Bu iki devlet
başlangıçta 6,5 milyon lira verdikten sonra, Kral Konstantin'in gelmesi üzerine -yardımı kesmiş
bulunuyorlardı. 14 Kasım 1920 seçimlerinde Kralcılar Venizelos'u devirmekle, Yunanistan'ı Fransa ve
İngiltere'den uzaklaştırmış ve dolayısiyle Venizelos'un memleketi sürüklediği çıkmazı büsbütün derinleştirmiş
oluyorlardı.[4]
Millî Mücadeleyi yönetenler bu ferahlatıcı gerçeğin farkında idiler. Yunanlılar taarruz edip toprak kazandıkça
umutsuzluğa kapılmamaları ve Büyük Millet Meclisini yatıştırmaya çalışmaları bundan ileri geliyordu. Genel
Kurmay Başkanı Albay İsmet Bey, Kolordulara yazdığı 2 Eylül 1920 tarihli bir telgrafta bu gerçeği şöyle ifade
ediyordu:
"Ve düşmanlarımızın silâh kuvvetiyle çok geniş olan memleketimizi esaretleri ve hükümleri altına almalarına
maddeten imkân olmadığı..."[5]
Ingiltere'nin Yunan hükümetine yardımı kesmesi, cephedeki askerleri zor durumda birakmıştı. Yunan
ordusunun bitkinliğini yukarıda belirtmiştik. Bu durumu şimdi Yunan Kolordu Kumandanlarıdan Kondilis ve
Prens Andrea'nın hatıralarından alacağımız parçalarla tesbite çalışalım.
General Kondilis "Anadolu Seferi" adlı hatıralarında 2 Eylül gününü anlatırken şöyle der:
"Bugüne kadar cephemizde devam eden. muharebeler pek çetin olmuştu; cephanemiz pek az kalmıştı. Erler
günlerden beri açtı. Biraz kaynamış buğday ile nefislerini körletiyorlardı. Mücadele gece gündüz devam
etmekte olduğundan istirahat için gece bile vakit yoktu. Düşmanın direnmesi günden güne artmakta devam
ediyordu ve bundan da muharebenin daha fazla şiddetle devam edeceği anlaşılıyordu."[6]
General Prens Andrea ise 2 Eylül'ü şöyle anlatır:
"Son dört gün zarfında ekmek İstihkakının yalnız 1/4'ü ve pek az cephane gelmişti. İstihkak yalnız etten ve
kaynamış buğdaydan ibaretti. Bu da odun ve ateş temin edilemediğinden güçlükle hazırlanabiliyordu. Bu
mahrumiyetler yü-zünden durum günden güne kötüleşmekte ve çok zayiat meydana geldiği, erzak ve
cephanenin tükendiği hakkında erler arasında yayılan söylentiler yüzünden pek çok endişe edilmekte idi. Bu
söylenti ve hikâyeler erlerin mecburî olan hareketsizlikleri yüzünden artıyor ve düşüncesizce yapılan
caniyane propagandalar büsbütün alevleniyordu. Gerçek şudur ki, biz artık genel bir çıkmaza saplanmıştık.
Ordu Başku-mandanı, yalnız düşmanın kudret ve kuvvetini dikkate alarak harekete başlamış ve orduyu içine
sürükledikleri memleketin ve arazinin tabiatını veyahut kıtaları ikmal etmek için lüzumlu olan vasıtaları yeteri
kadar hesap etmemiştik. Daha şimdiden zayiat pek ciddî, kıtaların hareket kabiliyetleri nakliyat
güçlüklerinden pek azalmış, erlerin morali öncekinden pek farklı, düşmanın aksine olarak karar, cesaret,
hareket kabiliyeti vasıflarına sahip olduğunu göstermiştir. Zaafımız o dereceydi ki Ankara'ya girsek bile kışın
yaklaşmasından evvel de düşman tarafından ciddî bir surette hırpalanmak ve yıpratılmaktan kurtul-mak için
bu şehri bırakmak ve Eskişehir'e dönmek mecburiyetinde kalırdık."[7]
Yunan hükümeti sonsuz bir umutsuzluğa düştü. Siyasî, iktisadi ve malî sıkıntı son haddini bulmuştu.
Yunanistan, artık dayanacağı bir büyük devlet kalmadığını da anlamaya başladı. 20 Ekimde Ankara'da
imzalanan Türk-Fransız anlaşması, Türklere şerefli bir barışın kapılarını açarken, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord
Gürzon, Yunan başbakanı Gonaris'e 27 Ekimde barış zorunluğundan söz ederken "İngiltere'nin Türkiye ile
barış yapması gereklidir" diyordu. Açıkçası, Yunanistan'a başının çaresine bakması hatırlatılmış oluyordu.
Lloyd George da "Yunanistan'a müsbet bir yardım yapılamıyacağını" söylemişti. Avrupa'da yaptığı
temaslardan eli boş dönen Gonaris, Genel Kurmay başkanı Stiratikos'a, gözyaşlarını tutamıyarak, şöyle
diyordu:
"Küçük Asyayı terketmemiz gerekiyor. Kış olanca şiddeti ile ilerliyor. Askerlerimiz yorulup zahmet çekiyorlar;
az zaman sonra onlara bakacak paramız kalmayacak, yabancı devletler bizi sergüzeştlerle dolu olan bu
siyasete sevk ve tahrik ettikten zavallı halkı milletlerin hürriyeti v.s. hakkındaki vaadleri ile tehlikeye maruz
bıraktıktan sonra, şimdi artık yalnız kendi menfaatlerini temine uğraşıyorlar, vaadlerini unutuyorlar, insani
dayanışmayı unutuyorlar ve bizi terkediyorlar. Büyük harp Avrupa'nın ahlâkını o derece bozdu ki, her türlü
asil duygular tamamıyla sönmüştür, sözünü namusluca yerine getirme hususunda her türlü duygu ortadan
kalkmıştır. Zira Hıristiyan halka dikkatli davranılması ve özen gösterilmesi Avrupalılar için bir namus borcu
olması lâzımdı." Ve arkasından ilâve ediyordu: "Oradan çekilip gitmemiz lâzım geliyor."
Kısaca özetlersek, M. Kemal Atatürk'ün Osmanlı Devleti'ne darbe yapabilmesi için evvela Ingiliz yardımıyla
Yunan Ordusu Izmir'e çıkarıldı ve ardından Yunan hükümetinin yardım taleplerine menfi cevap verilerek geri
çekilmeleri sağlandı. Böylece "güya" düşmanı kovan M. Kemal Atatürk kahraman oldu ve kazandığı prestij ile
Osmanlı Devleti'ne darbe yaptı.
**********
KAYNAKLAR:
[1] Balıkesir Üniversitesi (BAÜ) Necatibey Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü Araştırma Görevlisi Dr. Mehmet
Temel, Ulusal Çıkar Politikası Açısından İngiltere'nin Osmanlı Devleti'ne ve Milli Mücadeleye Bakışı",
Balıkesir Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, I, 1 Ocak 1998), sayfa 128.
[2] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 428.
[3] Ömer Kürkçüoğlu, Türk İngiliz İlişkileri (1919-1926), Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi
(A.U.S.B.F.) Yay., 1978.
[4] Sabahattin Selek, Anadolu Ihtilali, Kastaş Yayınları, 8. baskı, Istanbul 1987, cild 2, sayfa 433 - 436.
[5] Kâzım Karabekir, İstiklâl Harbimiz, Türkiye Yayınevi, İstanbul 1960, sayfa 868.
[6] General Kondilis hatıraları, "Anadolu Seferi", sayfa 519, (2 Eylül günü notu).
[7] Prens Andrea, Felâkete Doğru, Genel Kurmay Yayını, sayfa 129, (2 Eylül notu). Çeviri: Emekli Albay
Hüseyin Rahmi, İstanbul 1932.
[8] General Stiratikos'un hâtırası, sayfa 331, (Korgeneral Baki Vandemir, Sakarya'dan Mudanya'ya, sayfa
105).


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder