Kurtuluş Savaşı'nda M. Kemal Atatürk'ün ne kadar payı varmış, Moskova ve Lozan antlaşmalarına delege
olarak katılan, 14 ciltlik Türk Tarihi'ni yazan, ilk Milli Eğitim Bakanı ve aynı zamanda Sağlık Bakanlığı da
yapmış olan Dr. Rıza Nur'dan öğrenelim.
(Burada yazanları ilerleyen bölümlerde başka kaynaklardan teyid ettireceğiz inşaallah.)
Fotoğrafa bakınız, Dr. Rıza Nur'un hatıratının sayfa resmi... Fotoğrafta yazanları göremeyenler için buraya
da yazalım:
***
Bu milli kuvvetler Izmir cephesinde Yunanlılar, cenup (Güney) cephesinde Fransızlar ile çarpışıyorlar.
Her yerde vatan müdafaası için harıl harıl çeteler teşekkül ediyor. Mesela İzmir'de Demirci Efe, Sarı Efe,
Çerkes Ethem... Bursa'da Gökbayrak, Giresun'da Topal Osman, Adapazarı ve Sakarya boylarında Yahya
Kaptan çetesi, İbo...
Görülüyor ki, Milli Mücadele hareketi her tarafta millet tarafından düşünülmüş ve yapılmıştır. Bir kişinin değil,
binlerce kişinin. Mustafa Kemal'in, İsmet'in bunda zerre kadar hissesi yoktur. Bu esnada Mustafa Kemal hâlâ
meydanda değil. O Anadolu'ya kovuluncaya kadar başka işlerle meşgul olmuştur. Mustafa Kemal Anadolu'ya
Milli Mücadele için gelmemiştir. Kovulmuştur. Bunu da kendisi Nutkunda söylüyor.
Amasya mıntakasına ordu müfettişi tayin ediliyor. Zabitlerce hali malum olduğundan Harbiye Nezareti
(Savunma Bakanı) kabul etmiyor. Dahiliye Nazırı (Içişleri Bakanı) olan Mehmet Ali de muhalefet ediyor.
Vahidettin ısrar ediyor; tayin ediyorlar. Işte bu suretle tard ve teb’it olarak M. Kemal Istanbul’dan çıkıp
Amasya’ya varıyor. Bunu kendi de inkar edemiyor. (Nutuk, sayfa 7). Demek ki arzusuyla Milli Kıyama iştirak
için gelmiş değildir. Mütarekeden (Mondros Ateşkes anlaşmasından) onun Samsun’a geldiği tarihe kadar çok
zaman geçmiştir. Her tarafta Milli Kıyam çoktan vukua gelmişti. Demek milli kıyamda da âmil (etken) değildir.
Şimdi bu adam bu şerefleri nasıl kendisine mal eder, bilmem? Hem de bu vukuatın âmil ve şahitleri binlerce
olarak hayatta iken… Herkesi asmış, kesmiş, herkesin ağzına kilit vurmuş simdi alabildiğine yalan söyleyip
övünüyor. Kimse itiraz edemiyor ki.. Hür bir memleket olsa çoktan paçavraya çevrilirdi. Milli Kıyam ve milleti
kurtarmak uğrunda nice canlarını vermiş, nice kellesini koltuğuna alarak çalışmış adamlar var. Bunların bir
hatırasını bile yadetmeyip, onların kanları pahasına aldıkları şerefleri bir adam kâmilen kendine alıyor, hem
bir katre kanını bile zayi etmeden… Alçak dünya!.. Sende neler olur!..
M. Kemal’in Anadolu’ya geçmesinin sebebi hakkında ortada dönen şöyle bir rivayet de var: Ferit Paşa işgal
kuvvetlerine karşı bir kuvvet elde etmek ihtiyacını hissetmiş. Bu rivayete göre de bu ihtiyacı hisseden
Vahidettin’miş. Bu kuvvet Anadolu’da ordular ve halktan askerî bir kuvvet yapıp, bunu işgal kuvvetlerine ve
padişaha muarız gösterip bunlara Istiklal talep ettirmek imiş. Bu projeyi fiile çıkarmak için M. Kemal’i münasip
görmüşler. Padişah, M. Kemal’e para vermiş. Keza hükümet bütçesinden de ona birkaç bin lira vermişler ki,
bunun ilmühaberinin fotoğrafisini Paris’de "Repuplique enchance" gazetesi neşretti (yayınladı). Padişah ve
Ferid, M. Kemal’i çağırmışlar, işi söylemişler. Kendisini memur edip eline bir de ferman vermişler. Aynı
zamanda bu işi yapacağına ve kendisine verilen emirleri dinleyeceğine, birgün emir verilince vazgeçeceğine
dair namusu üzerine de yemin ettirmişler.
M. Kemal’in tayinini haber alan bütün vatanperverler telaş edip onun gönderilmesini mene çalışmışlardır.
Bunlardan biri de Sadrazam Tevfik Paşa’dır. Hazine-i Hassa (padişah hazinesi) Müdürü Refik Bey ile
padişaha: M. kemal namussuzdur. Yollamasın, başka birini yollasın diye haber göndermiştir. Bunu bizzat
Refik Bey söylüyor. Işte M. Kemal’in bu namusu ve millet hizmetler etmiş, ihtiyar aleyhindeki büyük buğz ve
adaveti –ki nutkunda görülür- bundan ileri gelmektedir. Işte Milli Kıyamın başına geçecek olan M. Kemal’in
buraya kadar olan tercüme-i hali budur.
***
Devam edecek inşaallah...
**********
KAYNAK:
Dr. Rıza Nur, Hayat ve Hatıratım (Paris 1929), Altındağ Yayınları, Istanbul 1967, cild 3, sayfa 560, 565, 566.
*****************************************
Milli Mücadele'yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı - 9
(Evvelki bölümde Dr. Rıza Nur'un hatıratından alıntı yapmış ve bunları başka kaynaklardan teyit edeceğimizi
belirtmiştik.)
Necip Fazıl Kısakürek:
FIKIR ALTINCI MEHMED VAHIDÜDDIN'IN
EVET; millî şahlanışın başında 14 - 15 ve Cumhuriyetin ilânında 19 yaşında bir çocuk olan biz, bunca yıl
boyunca gördüğümüz, işittiğimiz, okuduğumuz ve mânalandırdığımız şeylerin yekûnu olarak şu hükme
varmış bulunuyoruz ki, Birinci Dünya Harbi felâketi ve Imparatorluk devletinin çöküşünden sonra Türk
haklarını sağlamak yolunda millî bir şahlanışa ilk olarak meydan açma fikri, bu hareketin şefliğini yapan M.
Kemal Paşadan önce ve onun şahsında Sultan 6. Mehmed Vahidüddin'indir. Yâni aynı hareketin, vatan
hainliğiyle suçlandırdığı adamın... Bu iddiayı tam bir fikir namusiyle ana tezimiz olarak başa alıyor ve en ince
teferruatına kadar ispatını boynumuza borç biliyoruz.
Mütarekenin başlarında, Kâzım Karabekir, Ali Fuat, Cafer Tayyar, Refet Bele gibi genç kumandanlar
Istanbul'da toplanmıştır. Memleketteki birliklerin başı boş; ve bütün yüksek kumanda hey'eti, Başkumandan
huzurunda toplantıya çağırılmışcasına merkezdedir. Bu vaziyet ve ondaki panik havası ilk olarak Kâzım
Karabekir'in dikkatine çarpıyor. Bir yazısında diyor ki, merhum Kazım Karabekir:
"1918 de Harbiye Nezareti Müsteşarı Miralay Ismet (Inönü) Beye, milletin istiklâlini kurtarmak için
düşüncelerimi şöyle izah ettim: Genç kumandanların Istanbul'da toplanması ve hususiyle beni bu şereften
ayırmak büyük bir gaflet olmuştur. Beni derhal bu şerefe iadeye çalışınız!"
Yine Kâzım Karabekir'den:
"1 Kânunuevvel 1918'de Erkânı Harbiye-i Umumiye Reisi Cevat Paşa Hazretlerini ziyaretle Istanbul'da
toplanmaklığımızın gafletini izah ve benim Şarka iademi ve ordunun zayıflatılmamasını rica ettim. Bununla
beraber Sadaretten istifa etmiş olan Izzet Paşaya da aynı fikirleri söylemiştim!"
Ve Kâzım Karabekir'in kalemiyle bu vaziyeti ilk görenin Vahidüddin olduğu hakikati:
"6 Kânunuevvel 1918 selâmlık merasiminde usulen huzura kabul olundum. Padişah dahi, sulhun temini
görüşülmeden evvel ordusunun zayıflatılmaması ve bilhassa genç kumandanların iş başından ayrılmaması,
aksi hâlde bir Endülüs vaziyetinin pek uzak olmadığını anlatarak benim Şarka ve Istanbul'da toplanan genç
kumandanların da Anadoluya, oranları başına iadeleri hâlinde Türklüğün öldürülemeyeceğini söyledi. Bu
mülakat benîm ve diğer genç kumandanların iş başına geçmemizi temin eden âmilerden (etkenlerden) biri
olmuştur."
Bu satırları küçücük bir insaf ile okuyan, bütün zaafların Vahidüddin tarafından görülmüş ve çarelerinin
düşünülmüş olduğunu hemen kavrar.
NOT: Necip Fazıl'ın kitabından alıntıya devam edeceğimizden ötürü kaynağını son bölümde vereceğiz.
***
Devam edecek inşaallah...
***************************************************************
Milli Mücadele'yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı - 10
Necip Fazıl Kısakürek devam ediyor:
Tam ve emin bir kaynak olması gereken Kâzım Karabekir Paşa, şu garazsız satırlarla da, M. Kemal Paşanın
hem Harbiye Nazırlığına (Milli Savunma Bakanlığına) talip oluşunu, hem millî hareket diye bir şey
düşünmediğini göstermiş oluyor:
"- 11 Nisan 1919'da Mirliva (Tuğgeneral) M. Kemal Paşa Hazretlerini ziyaret ettim. Ziyaret sebeplerinden
birisi de müşarünileyhin Istanbul'da kalıp Kabineye dahil olmak hususundaki arzularından vazgeçirmek
gayesine matuftu. Ben Paşa Hazretlerini ziyarete bir yaverimle gittim. Kendileri hasta yatıyordu. Üçüncü
ziyaretçi olarak gelmiş bulunan bir zâta, Paşa tarafından Ruşen Eşref Bey diye takdim olundum"
Bu yazıları nakleden muharrir neticeyi şöyle bağlamaktadır:
"— Bütün bunlardan anlaşılan bir hakikat var ki, dağılan Türk ordularının genç ve ihtiyar kumandanlarının
Mütareke esnasında Istanbul'da toplanmasıdır. Başta bulunanlar, bunun doğru olmadığını ve kumandanlara
yeni vazifeler verilerek Anadolu'ya hizmete gönderilmesi lüzumunu öne sürmüşlerdir. Ikinci bir hakikat de,
Istiklâl Harbinde büyük hizmetleri olan kumandanların teker teker M. Kemal'e gelerek görüşmeleridir. Izmir'in
işgali ve Ittihat ve Terakkiye mensup olanların tevkifi, Anadolu'yu galeyana getirdi. Galeyan halinde bu genç
ve tecrübeli kumandanların kolorduların başına geçmeleri, yeni ve millî bir teşkilâtın kurulmasına ilk sebebi
teşkil etmiştir. Çünkü Türk milletinin Istanbul' da mitingler yaparak galeyanı başlamış, Anadoluyu Yunan
kuvvetlerinin istilâsı üzerine halk da silâha sarılarak, dağlara çıkarak Kuvva-i Milliye teşkilâtı kurmuştu.
Garpta (Redd-i Ilhak) Kongresinin, Şarkta ise (Erzurum Kongresinin toplanmasına yerli halk mümessilleri
karar vermişlerdi."
Artık, çöküş karşısında birliklerini bırakıp Istanbul'a dönen ve orada toplanan kumandanlar arasında M.
Kemal Paşanın ilklerden biri tek emelinin Harbiye Nazırlığından ibaret bulunduğu ve genç kumandanların
millî bir mukavemet için kıt'aları başına dönmeleri fikrinin padişahtan geldiği açık mıdır? Bu o kadar açık bir
keyfiyettir ki, M. Kemal Paşanın Padişahla karşılaşmalarındaki şekilden hemen belli olacaktır.
NOT: Necip Fazıl'ın kitabından alıntıya devam edeceğimizden ötürü kaynağını son bölümde vereceğiz.
**********************************************************
Milli Mücadele'yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı - 11
Üstad Necip Fazıl'ın çalışmasını aktarmaya devam ediyoruz...
Sayfamızı takip edenler artık Atatürkçü Sabahattin Selek ismine yabancı değildir. Bilhassa "M. Kemal Atatürk
Osmanlı'ya darbe yapmıştır" konusunda onun eserinden paylaşımlar yapmıştık. "Milli Mücadele'yi M. Kemal
Atatürk başlattı" yalanını ortaya koymak için birçok konu paylaştık ve muteber eserlerden iktibaslar yaptık...
Bildiğiniz gibi birkaç bölümdür Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in bu mevzu hakkında yaptığı çalışmayı
aktarıyoruz. Belki hala yarısını dahi paylaşamadık. Eee, üstadın çalışması haliyle daha geniş çaplı oluyor.
Gerçekten Üstad Necip Fazıl delilleriyle (kaynaklar yazının içinde) konuyu açıklığa kavuşturuyor. Kemalist
kaynaklara başvuruyor, orada yazanları tahlil ediyor, cevap veriyor vs. Sabahattin Selek'in, "Milli Mücadele'yi
Vahidüddin (radıyallahu anh) başlatmadı" tezini, Üstad Necip Fazıl ustaca ve o yalın üslubuyla çürütüyor.
NOT: Paylaşımı bu çapta internette bulabileceğinizi sanmıyorum, direk kitaptan alıntıladık. O halde konunun
kıymetini bilelim ve yayılmasına çaba sarf edelim. Değerlerimize, aynı yolun yolcusu olduğumuz muhterem
büyüklerimizin eserlerine sahip çıkalım.
Söz, Üstad Necip Fazıl'da...
Mareşal, benim Fransa'da tahsil arkadaşım merhum Burhan Toprak'ın kayın babasıdır. O yoldan tanıdığım
ve en derin mahremiyetine kadar sokulduğum, kabul
edildiğim insan... Onunla Vahidüddin mes'elesi etrafında konuştuklarımı ileride anlatmak üzere, bizzat
kendisinden dinlediğim hayatî bir noktayı açıklayayım:
«— Vahidüddin benden, genç kumandanların listesini istedi. Vatanına aşkla bağlı, vatan acısiyle yanan,
vatan kurtarmak yolundaki bir hamleyi omuzlayabilecek kabiliyette azimli, fedakâr ve atılgan kumandanlar
kaydiyle istedi bu listeyi... Yazıp verdim... Her kumandanın karakterini de isminin yanına not ettim. listenin
başında Mustafa Kemal vardı.»
Mareşal Fevzi Çakmak, Padişaha verdiği listede, Mustafa Kemal Paşayı fevkalâde becerikli, kabiliyetli,
hamleci, teşebbüs ruhuna malik, fakat son derece ihtiraslı ve yüksek emelli bir insan olarak göstermiştir
Bu noktayı, daha evvel bahsettiğimiz, Sabahaddin Selek adlı Halk Partilinin (CHP), «Anadolu Ihtilâli»
eserinde de tespit edebiliriz. Bu eserin 42nci sahifesinde Vahîdüddin'in gözlüğünden Mustafa Kemal Paşa
hakkında şu teşhiş göze çarpar:
«— Mustafa Kemal'i veliahtlığında, Almanya seyahatinde tanımıştı. Bu genç Paşa, daha o zaman çok
tehlikeli lâflar etmiş, onu ürkütmüştü. Nihayet bir ordu kumandanı olduğu hâlde, harbin son günlerinde
Adana'dan kendisine baş vurup, falanı Sadrâzam, beni de Harbîye Nâzırı yap, diyen Mustafa Kemal Paşada
büyük bir ihtiras seziyordu.»
Böylece muharrir, Mustafa Kemal Paşanın (belki makbul mânada) ihtirasını tespit ettikten sonra, Padişah ve
Millî Şahlanış Hareketi ve Mustafa Kemal Paşa arasında şöyle bir münasebet arıyor, yahut bulduğunu
sanıyor:
«— Kuva-yı Millîye hiçbir zaman Padişaha karşı görünmediği halde, Padişahın gösterdiği husumet, hakikatte
Kuva-yı Millîye akımına değil, bizzat Mustafa Kemal Paşa'yadır. Sultan Abdülâziz'e Hüseyin Avni Paşa,
Sultan Abdülhamid'e Mithat paşa nasıl amansız birer düşman görünmüşler ise, Sultan Vahidüddin'in
karşısına da Mustafa Kemal Paşa çıkmıştı. Hem Mustafa Kemal Paşa öbürlerinden daha tehlikeliydi.
Padişahın evvelâ ordusunu, sonra vilâyetlerini elinden almış, tebaasını kendisinden ayırmıştı. Elbette sıra,
tahtına da gelecekti. Millî Mücadelenin devamı müddetince, hiçbir ân söz konusu edilmemekle beraber, en
şiddetli mücadele Vahidüddin ile Mustafa Kemal arasında cereyan etmiştir. Çünkü, mutlaka biri diğerini
tasfiye edecekti ve her ikisi de bunu gayet iyi biliyordu. Vahidüddin; Istanbul'da kalmak ve Kuva-yı Milliyeye
karşı davranmakla, partiyi daha başangıçta kaybetmiştir. Halbuki, Istanbul'un işgaline ve hattâ bir süre
sonraya kadar, Vahidüddin'in elinde tahtını kurtaracak büyük bir fırsat vardı: Anadoluya geçmek. Eğer bunu
yapabilseydi, Mustafa Kemal Paşa, Zât-ı Şahanenin nihayet bir Sadrâzamı olurdu.»
Bu satırları almaktan maksadımız, tarihçi geçinenlerimizin indî görüşler peşinde hakikati tahrif işini nereye
kadar götürdüklerini belirtmektir. Mustafa Kemal Paşanın Vahidüddin'e karşı bakış ve niyetini gayet doğru
tespit eden muharrir, düşünemiyor ki, Padişah bizzat Anadolu'ya geçemezdi. Geçmiş olsaydı Millî Şahlanış
Hareketi daha başındayken boğulurdu. Biraz sonra anlayacağız. Anadoluya geçmek isteyen Veliaht
Abdülmecid Efendinin karşısına çıkardıkları engel; ve fiilen Anadoluya geçip de geri çevirdikleri Şehzade
Ömer Faruk Efendiye karşı alınan tavır, millî hareket gelişmeye başlar başlamaz saraya ne gözle bakıldığının
şaşmaz delilidir. Demek ki, Mustafa Kemal Paşanın karşısına çıkan Vahidüddin değil, Vahidüddin'in karşısına
çıkan Mustafa Kemal Paşa... Bu noktayı ileride göstermek ve Millî Şahlanış Hareketinin fikirde ilk müellifini
doğrudan doğruya Vahidüddin olarak belirtmek üzere hikâyemize geçelim:
Işte Anadolu'ya üstün vasıflarda bir kumandan göndermek ve ona, millî bir mukavemet mikrakı kurdurmak
gayesiyle Vahidüddin, Mustafa Kemal Paşayı saraya çağırıyor. Hikâyeyi, evvelâ Enver Behnan Şapolyo'nun
kitabından Mustafa Kemal Paşa diliyle tespit edelim:
«Yaverim Cevat Abbas yine eve geldi. Telâşlıydı.
— Zât-ı Şahane sizi akşam yemeğine davet ediyor! Dedi. Mayısın 4 üncü akşamı yedibuçukta Yıldız
Sarayına gittim. Beni çok küçük bir odaya aldılar. Biraz sonra Mehmed Vahidüddin geldi. Ayağa kalktım. Beni
yanına oturttu. O kadar yakın ki, âdeta diz dize idik. Padişahın sağında hemen dirseğini uzatarak dayadığı
küçük bir masanın üstünde bir kitap vardı. Odada sessizlik hüküm sürüyordu. Anlaşılıyor ki, sarayda hiç
neş'e yok... Padişah akıbetini düşünüyor. Odanın Boğaziçine açılan büyük bir penceresinden görülen
manzara şuydu:
Itilâf devletlerinin donanmaları sırayla dizilmişler, topları saraya müteveccih ... Tehdit edici korkunç bir
manzara... Bu odada oturmakla bu manzarayı görmemek kabil değil... Mehmed Vahidüddin dedi ki:
— Paşa, Paşa, sen şimdiye kadar devletimize çok hizmet ettin. Bunların hepsi artık bu kitaba gitti!
Bu bir tarih kitabıydı.
— Bunları unutunuz! Bundan sonra yapacağınız hizmet, şimdiye kadar yaptığınızdan çok mühim olacaktır.
Dikkat ve sadakatle çalışırsanız, devleti, düştüğü bu felâketten kurtarabilirsiniz. Bir çok kumandanları
Anadolu'nun kolordularına dağıttım. Sizin vazifeniz, bunları teftiş etmek olacaktır.
— Bu hususta elimden geleni yapacağım, bana emniyet buyurunuz efendim. Padişahın en büyük endîşesi:
Kuvvetlerimiz dağılmıştır. Umumî Harpten yorgun çıkarak takatimiz kalmamıştır. Bütün ümit; galip devletlerin
arzuları hilâfına bir harekette bulunmamaktadır. Onların şikâyet ettiği hâdiseleri de önlemek lâzımdır.
Vahidüddin ayağa kalktı, elimi sıkı sıkı sıktı:
— Muvaffak olunuz!
Sarayı terkettim. O zaman bir kadife kutu içinde bir takım da hediyeler verdi. Yaverim Cevat Abbas'la gecenin
karanlığında derin düşünceler içinde Yıldız tepelerini aşarak Şişliye geldik.»
Mustafa Kemal Paşanın ağzından rivayet edilen bu sözlerde, âni olarak huzura çağırılmanın gayesine ait
açık bir delâlet yoktur. Kolordu kumandanlarının teftişine memur edilmek ve «galip devletlerin arzuları hilâfına
bir harekette bulunmamak» emri, böyle bir tâyinin ruhunu izah edemez, müphem kalır ve asıl sebebin
gizlendiği hissini verir. Aynen Mustafa Kemal Paşa dilinden bu anlatışı başa alarak, işin hakikatini biz
anlatalım. Bu işe, şu anda hayatta bulunan eski bir yaverin, bize vesika kıymetindeki beyanlariyle girişeceğiz.
***
ESKI YAVERIN ANLATTIKLARI
Sultan Vahidüddin'in bugün hayatta bulunan yaverlerinden, eski Sadrâzam Tevfik Paşanın oğlu Ali Nuri
(Oktay) Beyefendi Ayaspaşa'daki meşhur Fark Oteli'nin sahibidir. Vaktiyle Hariciye Konağı olan, derken
Tevfik Paşa mülkiyetine geçen, Paşanın Londra Sefirliğinde yanıp kül olan eski binadan bir yangın arsası
kalmış, sonra Tevfik Paşa zamanında oraya 7 odalık bir kârgir inşa çıkılmış, daha sonra da 210 odasiyle
bugünkü Park Oteli yerleştirilmiştir. Seksen küsur yaşındaki Ali Nuri Beyefendiyi, Sultan Vahidüddin hakkında
en nadide bilgilerin sahibi olması gereken eski ve müstesna bir insan olarak telefonla aradım. Bu türlü
insanların dünyamızdan ayrılmasiyle son kaynakların da kuruyacağı kaygısı içinde, âdeta son vapuru
kaçırmak istemeyen bir yolcu telâşı içindeydim. Telefonda, şivesi ecnebiye çalan ihtiyar bir ses, kim
olduğumu ve ne istediğimi anladıktan sonra, şu cevabı verdi:
— Birkaç gündür gripli halde ve istirahat etmekteyim. Eğer gripe yakalanmaktan korkmazsanız, oteldeki
daireme buyurunuz, görüşelim!
Hemen gittim. Beni Park Otelinin iki kat aşağısındaki bir daireye indirdiler. Sağlı ve sollu, önlü ve arkalı üç
oda veya hücrenin çerçevelediği küçük, fakat gayet hususî çizgileri ve renkleri olan bir dairecik... Eski ve (stil)
eşya ve duvarlarda eski zaman resimleri... Ali Nuri Beyefendinin pederleri Tevfik Paşayla, kayın babaları
Sadullah Paşa, ayrı çerçeveler içinde yanyana... Daha neler ve neler!...
Ön kısmında, şahniş tarzında çıkıntılı bir hücreciğin duvarlarında, sivil ve asker, mazi tipleri ve bu arada Ali
Nuri Beyefendiye bir ithaf yazısiyle ( hediye edilmiş (Von Der Goltz) Paşanın fotoğrafı. Ali Nuri Beyefendi, bu
çıkıntılı hücreciğin pencere köşesinde duvara yaşlı ve Amerikan üsluplu masasına geçip bana karşısında yer
gösterdi.
Kahverengi, uzun (rob do şambr)i içinde, uzun boylu, beyaz saçlı ve bıyıklı, fevkalâde güzel, hele gençliğinde
misilsiz derecede yakışıklı bir insan hissini veren bu asil tavırlı adam, bir anda ruhumu doldurdu. Onda, biraz
fazla alafrangalığı bir tarafa, aradığım bütün köklü mânaları buldum. Birkaç hoş-beş lâfından sonra hemen
mevzua girdim:
— Tevfik Paşa gibi, Osmanlı tarihinin en nazik zamanlarından birinde Hükümet Reisliği etmiş bir zâtın
oğlusunuz! Merhum ve muhterem pederiniz, tıpkı Vahidüddin'in son padişah olması gibi, Osmanlı
Sadrâzamlarının sonuncusu... Siz de Mütareke ve işgal devrinde Sultan yaverisiniz! Bu bakımdan, gurbet
illerdeki mezarı üzerinde koskoca bir yalan dağı oturtulan Vahidüddin'i yakından tanımış olmak gibi bir
imtiyaza sahipsiniz. Allahtan, daha çok uzun olmasını dilediğim ömrünüzün bundan böyleki süresini,
hepimizinki gibi yalnız Allah bilir. Ebedî hayata ve Hesap Gününe inanmış bir insan olarak, aynı hisle dolu
olduğunuz ümidi, hattâ emniyeti içinde, Vahidüddin mevzuuna ait bildiklerinizi öğrenmeye, böylece Allahın
rızasını kazanmanızı ve hiç bir hakikatin gizli kalmasına razı olmamanızı istemeye geldim. Vereceğiniz
bilgileri, kabul buyurursanız kaynak göstermek, istemezseniz menbaı gizli tutmak şartiyle Türk millî vicdanına
takdim edeceğimî Lütuf buyurunuz! Esmer yüzünde ince bir zevk ve tehassüs meltemi, tek tek cevap verdi:
— Istediğiniz gibi hareket edebilir, kaynak olarak ismimi ortaya atabilirsiniz! Artık hem memleketimiz, hem de
şahsen ben, o şartlar içindeyiz ki, ortada çekinilecek hiçbir şey görmüyorum!
Ilk intibaım, fevkalâde bir takdir duygusu oldu.
Eski yaver devam etti:
— Sultan Vahidüddin devrinde kurmay binbaşıydım. Asıl sınıfım süvari... Hem
Erkân-ı Harbiye Mektebinde hocalık ediyor, hem de «Yaverân-ı Hazret-i Şehriyârî» kadrosunda
bulunuyordum. Hayatım, sarayla Erkân-ı Harbiye Mektebi arasında geçiyordu. Balkan Muharebesine istirak
etmiş, Birinci Dünya Savaşına katılmıştım.
Muhatabım derin bir iç geçirdi. Bir ân sükût ve devam:
— Sultan Vahidüddin'i şehzadelik, veliahtlık zamanından beri yakından tanırım. Kardeşim Hakkı Beyin kayın
babası (Ali Nuri Beyin biraderi Hakkı Bey Vahidüddin'in kızı Ulviye Sultanın zevciydi) olarak da bilhassa
veliahtlığında kendisiyle yakından temasım olmuştu. O zamanlara ait söyle bir hatıram var: Vahidüddin'in
veliahtlığında bir gün, Kuruçeşmede huzurunda bulunurken bir hey'et geldi. Bu hey'etin azasını şu anda
hatırlayamayacağım. Padişahçı bir fırka kurmak isteyen bir hey'et... Veliaht hey'eti kabul etti. Gelenler
gayelerini izah ettiler. Padişahçı bir fırka kurmak istediklerini, bu yolda teşkilâtlanmaya gittiklerini ve
kendisinden yardım ve destek beklediklerini söylediler. Vahidüddin hayretler içinde kaldı ve şu cevabı verdi;
«Padişahçı bir fırka kurmak da ne demek?... Böyle bir fırka, sanki aksine ihtimal açarcasına zaaf ve şüphe
telkin etmiş olmaz mı? Padişah bütün bir milletin babasıdır; nasıl bir partiye maledilebilir? Bayrak, bir partinin
olabilir mi?»
Anlıyorsunuz ki, Sultan Vahidüddin, sahtelik ve uygunsuzluğu hemen gören, anlayan ve ona karşı duran bir
seciye sahibiydi.
Sordum:
— Zekâ ve şahsiyeti üzerinde hükmünüz?
— Dehâ çapında bir zekaya malik değildi. Fakat ortanın üzerinde bir anlayış, hususiyle çok hızlı bir intikal
sahibiydi. Hâdiseleri tam da oluş anlarında kestirmek, mânalandırmak, değerlendirmek ve yerli yerine
oturtmakta hünerliydi.
— Umumî Harp sona erip de imparatorluğun çöküşü demek olan Mütareke ve işgal günlerinde tavrı nasıl
oldu? Eski yaver Ali Nuri Beyefendi ayağa kalktı, ilerileyerek yandaki odadan maroken kaplı küçük bir hâtıra
defteri alıp getirdi, koltuğuna yerleşti ve defteri uzun uzadıya inceledikten sonra cevap verdi:
— Tarihleri şaşırmamak için hususî defterimi kurcalamalıyım. Izmir'in işgalinden bir gün sonra. (Izmir 15
Mayıs 1919'da işgal edildi) 16 Mayıs Cuma günü... Vahidüddin düşmandan mütareke istemiş bir hükümetin
başında... Mütareke hükümlerine göre ordusunun hemen dağıtılması icab ediyor. fakat böyle işlere
girişebilmek için tarafların karşılıklı olarak mütareke hükümlerine riayet edileceğinden emin olmaları lâzım...
Bu nokta ise hiçbir tarafın emin olamayacağı bir şey... Padişah mütereddit ve ıstırapların en yakıcısı içinde...
O günkü Cuma namazında ve selâmlık resminde Sultan Vahidüddin'i görenler, ıstırabın bir insanı ne hale
getirebileceğine ait en canhıraş tabloyla karşılaşmış olurlardı.(...)
Sultan Vahidüddin, Millî Mücadeleye, Millî Kurtuluş Hareketine bütün gönlüyle bağlıydı. Hareket başladıktan
sonra beni sık sık huzura çağırır, dahilî ve askeri vaziyetler üzerinde benden fikir alırdı. Taş basması büyük
bir harita yaptırmıştım. Bu harita üzerinde kırmızı ve mavi, iğne bayraklarla vaziyeti Sultana izah eder ve
askeri durumu gösterirdim. Kuva-yi Millîye hareketleri üzerinde her muvaffakiyet haberini alısında derinden
bir «oh!» çeker, ferahlar ve dünyaya yeni gelmiş gibi olurdu. Bu manzara, benim gözlerimle tespit ettiğim ve
Allah ile resul huzurunda her ân tekrarından çekinmeyeceğim bir hakikilik ve samimîlik ifadesidir. Eski yaver,
derin bir tahassüs tavriyle sustu. Bu kitabın muharriri olarak vazifem, böyle, büyük bir tarih vesikası belirtici
şahsiyeti dilediğim istikamete çekmek değil, gerçek yönleri ondan öğrenmek ve kendisini asla telkin altına
almamak olduğuna göre, her şeyi kendisine ve tabiî seyrine bırakmayı tercih ettim ve asıl incelik noktasının
ben davet etmeden gelmesini bekledim.
O nokta geldi. Eski yaver birdenbire şu sözleri söyledi:
— Bahsettiğim Cuma Selâmlığından sonra Mustafa Kemal Paşa huzura davet ve kabul edildi. Sultan
Vahidüddin, onu Anadolu'ya geçmeye ikna etti.
Telâşla doğruldum:
— Ikna mı etti? Mustafa Kemal Paşanın bu hususta ikna edilmeye ihtiyacı var mıydı?
Söz, bu naziklerin naziği can noktasına gelince, muhatabım toparlanarak tane tane devam etti:
— Izah edeyim: Mustafa Kemal Paşanın huzura kabul edilişinden bir iki saat sonra Basyaver Naci Bey (Millî
Mücadeleye katılan, birçok kumandanlıklarda bulunan, uzun zaman meb'usluk eden, Nâzik Naci Pasa
lâkabiyle mâruf General Naci Eldeniz) yaverler odasına geldi ve haykırdı: «Hünkâr Mustafa Kemal Paşayı
ikna edebildi!» Bu haykırış kelimesi kelimesine kulaklarımdadir. «îkna» tabiri yerindedir.
— Mustafa Kemal Paşanın gayesi Anadolu'ya geçmek değil miydi?
Muhatabım, delmek istediğim zarın nezaketini anladı. Küçük bir fikir hazırlığından sonra cevap verdi;
— Ben Mustafa Kemal Paşayı büyük asker ve kumandan tanırım. Öbür meziyetleri üzerinde söyleyecek bir
sözüm yoktur. Mustafa Kemal Paşanın gayesi, o zamanki hükümete girmekten başka bir şey değildi. Hem de
bir çoklarının sandığı gibi Harbiye Nâzırı olmak değil, Sadrâzam olmak gayesini güdüyordu. 1919
Ilkbaharında vaziyet şöyleydi: Şark ordumuz silâhlarını bırakmıyor ve ortada Itilâf devletleriyle aramızın
yeniden açılacağı korkusu hüküm sürüyordu. Mustafa Kemal Paşa da kudretli ve iradeli bir kumandan
biliniyordu. Bu kanaat bilhassa Hünkâra aitti. Mustafa Kemal Paşanın o günlerdeki kanaat ve görüşü ise
Istanbul hükümetinin Itilâf kuvvetlerine karşı direnmesi, isteklerini kabul ettirmesiydi. Işte bu tavrı göstermek
için hükümeti eline almak istiyordu. Halbuki bu kanaat ve görüş siyasî ve amelî bir kıymet ifade edemezdi.
Zira Mondros Mütarekesini imzalamış olan mağlûp bir hükümetten galip düşmanlarına karşı bir direnme,
karşı koyma iktidarı beklenemezdi.
Ali Nuri Beyefendinin sözünü kestim:
— Böyle olunca, o ân için Kabineye girmek imkânını bulamayan Mustafa Kemal Paşadan, millî hareketi
evvelden plânlamış ve gaye edinmiş olması beklenemez!
Muhatabım bu dikkate cevap vermeden devam etti:
— Mustafa Kemal Paşa Anadolu'ya gönderilmiştir. Onu göndermekte ancak iki gaye olabilirdi: Ya Ingilizlerin
isteğine uygun şekilde Şark Ordusunu silâhsızlandırması Ve Doğudaki mukavemeti kırması için, yahut da
tam aksi olarak millî bir mukavemet ve hareket zemini açması için...
— Hangisi olduğunu sanıyorsunuz?
— Ben sadece ihtimalleri kaydediyor ve hâdiselere ait unsurları veriyorum. Dileyen, dilediği gibi hükmetsin!...
Ben, kendi hesabıma ayrıca bir tefsir yapmayı emin bir yol görmüyorum. Emin olduğum tek nokta, Mustafa
Kemal Paşanın, Anadolu'ya geçmek üzere Padişah tarafından ikna edildiğidir. Hâdiseler hangi ihtimale daha
fazla yer veriyorsa öyle!...
Dâvanın şahdamarına ait suali sordum:
— Bu mevzuda, Vahidüddin'in Mustafa Kemal Paşaya, «Ben Halife ve Padişah olarak Anadolu'ya geçecek
olursam düşman kuvvetleri birden telâşa düşüp topyekûn anavatan üzerine çullanır ve memleketi tam bir
esarete mahkûm eder. Sen bir kumandan olarak git, gerekirse bana ve hükümete âsi ol ve milleti şahlandır»
dediği ve büyükçe bir para verdiği yolundaki sızıntılar doğru mudur, değil midir?
— Bilmiyorum! Onu hükümet gönderdiğine göre elbette gerekli tahsisatı vermiştir.
Bu siyasî karşılığa şöyle mukabele ettim:
— Tahsisat ayrı ve tabiî... Ayrıca Sultanın öz cebinden verdiği büyük bir para var mı, yok mu? Bir rivayete
göre 30, bir rivayete göre 42, başka bir rivayete göre de 60 bin altın lira...
— Bilmiyorum! Mustafa Kemal Paşanın bu vazifeye, Padişahın emriyle Ferit Paşa tarafından gönderildiğini
biliyorum!
— Emir veren Padişah olduğuna göre asıl maksadını hükümetten gizli tutmuş olması ihtimali yok mudur?
Hususiyle Sultan Vahidüddin'in son derece ketum ve tedbir zekâsına malik bir insan olduğu düşünülecek
olursa?
— Olabilir!... Vahidüddin Ferit Paşayı sevmez ve ona itimad etmezdi. Nitekim Paris'de Versay Sarayındaki
sulh müzakereleri zamanında babamı çağırttı ve ona şu emri verdi: «Sen de Ferid'in arkasından git ve onu
kontrol et!...»
Muhatabım bu noktada dâvanın aslî çizgisini bırakarak tarihî kıymet bakımından ehemmiyetli olsa da Sulh
Konferansına ait hususiyetlere daldı ve oradan yine Vahidüddin'in vatan bağlısı seciyesine döndü. Onları
yerinde tekrar ele almak üzere, biz, dâvamız ve tezimizin asıl düğüm noktası olan Vahidüddin - Mustafa
Kemal Paşa görüşmesine gelelim ve onu Mustafa Kemal Paşadan dinledikten sonra, bir de, kendi
gözlüğümüzden ve vesika çerçevesinden seyredelim...
***
DÜĞÜM NOKTASI SAHNE
Millî şahlanış hareketinin fikirde müellifi ve bu maksatla Mustafa Kemal Paşayı Anadolu'ya gönderen,
doğrudan doğruya Vahidüddin... Bu işin sahnesi de, Yıldız Sarayında, denize karşı küçücük bir oda... Zât-ı
Şahane, daha Önceki bir iki temasın peşinden Mustafa Kemal Paşayı son olarak bu salonda kabul ediyor ve
ömrü boyunca son defa görmüş oluyor. Şimdi bu sahneyi, biraz sonra ortaya dökeceğimiz vesikaların
delâletlerindeki yekûn ve muhasebe neticesi olarak biz çizelim:
Mustafa Kemal Paşa, Padişahla daha evvelki karşılaşmasında gayesi temellendirilmiş olarak Dokuzuncu
Ordu birliklerine müfettiş tâyin edilmiş ve bu
birliklerin yayılı olduğu mıntıkaya gitmek için hemen Samsun'a hareket etmek üzere hazırlığını
tamamlamıştır. Ve işte bu sebeple Padişahın karşısında bulunuyor. Onun bu yeni vazifeye tâyinini izah eden
dış sebep Samsun ve civarındaki Türkler ve Rumlar arası çatışma ve bundan doğan huzursuzluk... Askeri
selâhiyetler yanında mülkî yetkileri de bulunan Mustafa Kemal Paşa, bu huzursuzluğun hemen giderilmesini
isteyen Ingilizlere karşı şöyle izah edilmektedir :
— Huzursuzluğu giderecek, nizam ve âsâyişi getirecek ve Şark Ordusundaki mukavemeti kaldıracak olan
general işte bu zâttır: ingilizlere karşı bir aldatmaca zanniyle oynanan bu oyun, Vahidüddin tarafından kendi
öz hükümetine de aynı şekilde telkin edilmiştir.
«Anadolu Ihtilâli» isimli eserin 190 inci sahifesinde, bu tâyinin doğrudan doğruya Hünkâr tarafından
yaptırıldığı şu satırlarla kaydediliyor:
«Vahidüddinin kaçmasını takiben, 150'lik listeye dahil olmadığı halde memleketi terkeden Nâci Azmi Yeğen
Beyin ifadesine göre, sabık Sultan, bir gün kendisine şöyle demiştir:
— Samsun'a bir müfettiş gönderileceğini öğrenince yâverânımdan Erkân-ı Harp Mirlivası Mustafa Kemal
Paşayı da nazar-ı itibara alınız» diye emir eyledim!»
Vahidüddin aleyhtarı bir kalemin tetkiki neticesi olarak ortaya atılan bu şahadetten açıkça anlaşılıyor ki,
Mustafa Kemal Paşayı yeni vazifesine tâyin ettiren, ne Harbiye Nâzırı, ne de Sadrâzamdır. Sadece ve
sadece, gayesini hükümetinden bile saklamış olan Padişahtır; ve bu işde Vahidüddin'in isteyerek veya
istemiyerek tâyini tasdik ettiği yolundaki nakiller uydurmadan ibarettir.
Aynı kitabın, 189 uncu sahifesinin sonlarında ve 190 inci sahifesinin başında Hünkâr ve Paşa arasındaki
münasebeti belirtirken diyor ki;
«— Sultan Vahidüddin'in Mustafa Kemal Paşa hakkında kanaati, hiç şüphe yok ki, ona en az bu önemli
görevin verilmesine müsaade edecek kadar müspetti. Veliahtlığından beri tanıdığı fahri yaverinin
kabiliyetinden, kendisine olan bağlılığından şüphe edecek hiç bir sebep yoktu. Ikisi de Enver'i sevmiyorlardı.
Aynı kimseye duyulan bu ortak his, onları az çok birbirine yaklastırmış olmalıydı. Kaldı ki, Vahidüddin,
Mustafa Kemal Paşanın ancak büyük işlerle tatmin olunabilecek mizacını biliyor ve muhtemelen onun
şahsında, ilk taraf için de kârlı neticeler sağlayacak bir müttefik görüyordu.»
Ancak «itiraf» kelimesiyle vasıflandırabileceğimiz bu görüşten sonra öyle bir hakikat unsuruna dokunuluyor
ki, tâyin emrinin tepeden inme Sultandan geldiği,
laboratuar hükmiyle ortaya; çıkıyor:
«Böyle bir yorumda bulunmamızın en önemli sebebi, Mustafa Kemal Paşanın tâyinine ait iradeyi ufak bir
tereddüt göstermeden derhal almasıdır. Harbiye Nezareti, Paşanın tayinini, Padişaha arzedilmek üzere 30
Nisan'da Sadarete yazmış ve aynı gün Padişahın irâdesi alınmıştır.»
Artık şüphe kalıyor mu, Vahidüddin'in, Mustafa Kemal Paşayı, maksadı her neyse ruhunda gizlemiş olarak,
bizzat tâyin ettirmiş olduğunda?.. Ve bu tâyinin resmen hükümet ve Itilâf kuvvetlerine, Samsun ve havalisini
huzura kavuşturmak ve Şark Ordusunu Mütareke şartlarına yanaştırmak için diye gösterildiğine...
Şimdi sıra, naziklerin naziği noktaya geldi. Acaba Mustafa Kemal Paşa, eski Yaver Ali Nuri Bey tarafından
«ikna edildi!» tabiriyle ifade olunduğu gibi, bu tâyin sırasında, ister Padişah, ister hükümet cephesinden
kendisine gösterilen sebebi kabul etmiş bulunuyor muydu? Kabul etmişse «ikna» edilmeye ne ihtiyacı
olabilir? Kabul etmemişse, tâyin muamelesini daha başında durdurması icap etmez mi? Hele millî şahlanışı
kamçılamak gibi bir hareket kendi öz dâvası ve plâniyse, Padişah tarafından ikna edilmek diye bir şeyin onun
semtine bile uğramaması gerekmez mi?
Eski yaverin derin bir saffet ve samimiyetle bildirdiğine ve Naci Paşa gibi Mustafa Kemal'in güvenini
kazanmış bir zatı şahit tutmasına göre şüphe yoktur ki, son dakikada Padişah ile Fahrî Yaveri arasında bir
«ikna» tablosu cereyan etmiş ve bu iş de başarı Padişahta kalmıştır. Şu hâlde Mustafa Kemal Paşayı, son
defa çıktığı Padişahın huzurunda yeni vazifesini tereddütle benimseyici bir ruh haleti içinde kabul etmeye
mecburuz.
Işte bu ruh haletiyle karşısına geçen Paşayı, Vahidüddin, küçük salonda evvelâ ayakta kabul ve sonra ona
yer göstererek kendisiyle dizleri üzerine dokunacak şekilde yakın oturuyor. Ve tezimiz bakımından, her ne
oluyorsa bu son karşılaşma neticesinde oluyor. Vahidüddin Mustafa Kemal Paşaya pencereden, düşman
donanmasını göstererek birçok kaynak tarafından belirtildiği gibi şöyle diyor:
— Paşa, namlularını saraya çevirmiş olan düşman toplarını görüyor musun?. Bu vaziyet karşısında saray ve
devlet olanca emniyetini kaybetmiş bulunuyor! Derken Vahidüddin gelen kahveyi Mustafa Kemal Paşaya
eliyle verdikten ve yine eliyle sigara ikram ettikten sonra devam ediyor:
— Böyle yakın oturuşumuz ve fısıldarcasına konuşmamız en münasip şekildir. Şu sarayın duvar tuğlaları
arasında bizi kimbilir kaç kulak dinlemektedir? Bu üslûptan fevkalâde hislenen ve tesir altına giren Mustafa
Kemal Paşa, nihayet Millî Şahlanış Hareketinin düğüm noktası olan ve tarihe intikal edeceği gün vatan
çapında bir hâdise teşkil edeceği muhakkak bulunan şu hitap karşısında kalıyor:
— Paşa! Türkiye'yi kurtarmak için Istanbul'dan herhangi bir hareket beklemeye imkân yoktur. Istanbul,
vatanın kalbi olarak düşman pençesinin içindedir. Onu ve onunla beraber topyekûn vatanı vücuddan,
vücudun kalbi çevreleyici temel âzasından başka hiçbir şey kurtaramaz! O da, imparatorluğun kalble
rabıtaları büsbütün çözülmüş eczasından sonra elde kalan mazlum ve çilekeş ana vatandır. Yâni Anadolu!..
Anadolu'ya geçmek ve orada millî bir kıyama zemin açmak lâzımdır! Mustafa Kemal Paşa bu sözleri büyük
bir dikkat ve iddia ettiğimiz gibi biraz da (sürpriz) tavrîyle dinleyedursun...
Bize denilebilir ki:
— Bu, tiyatro konuşmaları gibi hayalden uydurma hissini veren lâfları nereden çıkarıyorsun? Ilmî ve tarihî
hakikat belirtmeleri için mutlaka vesikaya istinat ettirilmeleri gereken bu diyalogları kimlerin şahadetiyle ispat
edebilirsin?
Cevabımız şudur:
— Evvelâ beni dinleyin! Sonra da ispatını isteyin! Ve ben Vahidüddin - Mustafa Kemal Paşa tablosunu
çizerken peşin hüküm tavırlarından uzak kalın! Ruhunuzu ne o taraftan, ne bu taraftan, tesir dışı tutun ve
neticeye göre hükmedin! Riyaziyede bir kaide vardır: Ya hüküm ve netice başa alınır ve ispat onu takip eder,
yahut ispat peşin olur ve netice sonda gelir. Biz hükmü başa alarak ispatını ondan sonra vermek metodunu
tercih ediyoruz.
Şöyle ki:
Padişah diyor ki, Mustafa Kemal Paşaya:
— Sizi Anadolu'ya, işte bu millî kıyam zeminini açmanız için gönderiyorum! Düşman kuvvetlerine, hususiyle
Ingilizlere ve hükümete karşı gidiş sebebimiz ayrıdır. Işgal kuvvetleri, sizin Samsun'da âsayişi iade
edeceğiniz ve Şarktaki ordu mukavemetini kaldıracağınız kanaatini besleyeceklerdir. Gerçek sebebi ise
yalınız siz ve ben bileceğiz. Millî ruhu Anadolu'nun her yerinde, hissedilir şekilde parça parça kendisini
göstermeye baslamıştır. Size düşen iş, bu ruhu büsbütün alevlendirerek orduyu da içine alan bir daire
merkezinde bütünleştirmek Ve teskilâtlandırmaktır. Henüz haber almış bulunduğumuza göre Yunanlılar Izmir'i
işgale başladılar. öbür işgal mıntıkaları da malûmunuz... Artık Yunanlıya kadar yol veren bu son işgal, eminim
ki, büyük bir millî infial ve karşı koymaya vesile olacaktır. Içinde bulunduğumuz belâlı şartlar karşısında, tek
merkezli ve yekpare bir millî hareket üzerimize farzdır. Böyle bir hareketin sevk ve idaresini hangi
kumandana emanet edebileceğimi uzun uzun düşündüm. Nihayet, taşıdığınız vasıflar bakımından sizi
buldum! Bahanelerin her tarafa emniyet verici en münasibiyle de alâkalı makamlara derhal tâyininizi irade
ettim.
Vahidüddin, ayrı bir telkin tavrı ve toniyle devam ediyor:
— Hatıra şöyle bir sual gelebilir: «Ya siz, Padişah ve Halife olarak niçin bizzat Anadolu'ya geçip millî
şahlanışı en yüksek merkezine kavuşturmayı düşünmüyorsunuz? Niçin bizzat Anadolu kıyamının başına
geçmiyorsunuz?»
Çünkü böyle bir teşebbüs, hareketi başlamadan boğmak, boğulmasına sebep olmak neticesini doğurur. Eğer
ben gizlice hazırlanıp Anadoluya ve millî mukavemetin başına geçecek olursam, bu teşebbüs millî kıyamı en
üstün derecesine çıkarır amma, milletimiz için bir felâket, intihar gibi bir şey olur. O zaman Itilâf kuvvetleri şu
andaki tereddütlü vaziyetlerini bir anda değiştirirler, toparlanırlar, işin aldığı ehemmiyet karşısında topyekûn
üzerimize saldırırlar ve topyekûn tasfiyemize giderler. Hareketi de, artık ikinci bir davranışa imkân
bırakmamacasına bastırırlar. Bu da artık sulha ve yeniden şart koşma imkânına kökünden sed çeker. Sulh
Konferansının hazırlanmakta olduğu şu ân, devlet merkezinden gelmeyip de, milletten gelen ayarlı bir
direnme ise, haklarımızı konferans masasında daha iyi koruyabilmemiz için, ancak göz korkutma plânında, o
plân taşınmadıkça destek teşkil edebilir. Böylece Avrupa, uyumayan, gerekirse istiklâli için canını fedaya
âmâde bir millet karşısında olduğunu anlar ve şartlarını hafif tutabilir. Yâni millî şahlanışın muvaffak
olabilmesi için mutlaka, Istanbul, devlet ve Padişah dışında vücut bulması ve düşmanlarımıza azamî telâş ve
dehşet hissini vermiyecek çapı muhafaza etmesi lâzımdır. Hattâ bu hareket, bana ve hükümetime aykırı diye
de gösterilebilir. Evet Paşa; Anadolu'ya, en ince bir san'at, askerî ve mülkî idare dehâsıyle, işte bu gayeyi
gerçekleştirmek üzere geçecek ve Allah'ın inayetiyle muvaffak olacaksınız!
Padişah, topyekûn Mîllî Kurtuluş Hareketine temel teşkil eden, fakat tarihi, ıstırabından çatlatacak şekilde
toprağa gömülen, gözlere gösterilmeyen ve ancak birkaç fâninin ruh mahzeninde gizli kalan bu telkinlerden
sonra Mustafa Kemal Paşaya, bizzat Mustafa Kemal Paşa tarafından itiraf edildiği gibi şu son sözü söylüyor:
«— Muvaffak ol!»
Padişahın Mustafa Kemal Paşaya son sözü:
— Size bu azîm dâvada muvaffak olmanız için kesemden (...) altın veriyorum. (Tamamiyle tespit edilemeyen
bu rakam, evvelce de kaydettiğimiz gibi, bir rivayete göre 30, bir rivayete göre 42, bir rivayete göre de 60 bin
liradır)... Ayrıca, elinize, teşebbüslerinizde muvaffak olmanız ve gereken itimat ve selâhiyeti telkin
edebilmeniz için bir de «Hatt-ı Hümayun» tutuşturulacaktır. Tarafımdan ayrıca hâtıra kabilinden size bir
hediye verecekler... (Üzerine Padişahın adına ait ilk harfler işlenmiş olan altın saat)... Gidiniz ve vatanı
kurtarınız! Artık bu dâvaya ve onun tatbiki prensipine kanaat getirmiş bulunuyor musunuz?
Mustafa Kemal Paşa, eski yaverin «ikna edildi!» demesinde, başyaver Naci Beyin de (Naci Pasa) yaverler
odasına gelip «Hünkâr Mustafa Kemal Paşayı ikna etti!» diye haykırmasında belirtildiği gibi, henüz tereddütlü
olduğu besbelli bulunan bu mevzuda tam bir teslimiyetle huzurdan ayrılıyor ve bir gün sonra «Bandırma»
Vapuriyle Samsun'a hareket ediyor. Defalarca çizilen tablo... Kendisine tam hareket edeceği sırada Dahiliye
Nâzırı Mehmed Ali Bey tarafından bir zarf içinde, ayrıca ve resmî mahiyette bir tahsisat verileceği de
bildirilmiştir. Mustafa Kemal Paşa huzurdan çıkarken, artık bir daha görmeyeceği Sultan Vahidüddin'den,
bizzat hâtıralarını anlatırken söylediği gibi, su iki kelimelik cümleye muhatap oluyor:
«— Muvaffak ol!»
Şimdi iş, bir roman üslûbiyle canlandırmaya çalıştığımız, fakat gerçeğin tâ kendisinden ibaret olan bu
sahneyi ve Millî Mücadele Hareketini açma fikrinin topyekûn Padişaha ait olduğunu ispat noktasına gelmiş
bulunmakta: Beraberce, evvelâ delilleri tek tek muayene, sonra onları bütün bir terkip hâlinde muhakeme ve
değerlendirme işinin laboratuarına girelim:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder