3 Nisan 2015 Cuma

Milli Mücadele'yi M. Kemal Atatürk başlattı yalanı 9 - 12

( "ş" harfleri "s" harfi olarak gösteriliyor.)
Üstad Necip Fazıl devam ediyor:
Delillerimiz, muhtelif kıymet ve kuvvette olarak tam 11 tanedir. Kıymet ve kuvvet sırasına göre
numaraladığımız bu delillerin 4 tanesi riyazi vesika derecesinde; 5 tanesi, yine vesikaya yakın açık karine
hükmünde; son 2 tanesi de nakli doğrudan doğruya tarafımdan olduğuna ve dayanakları vefat etmis
bulunduğuna göre bir itimat mes'elesi olarak, inanılacak olursa en büyük, inanılmazsa sıfır denecek kadar
küçük, fakat Öbürleriyle bir arada, inanılması zarurî mahiyettedir:
Kat'î vesikalar:
1 — Eski Dahiliye Nâzırı Mehmed Ali Beyin Avrupa'da nesrettiği vesikalar...
2 — Vahidüddin'in Seyhülislâmları arasında dinî ve ahlâkî vasıflariyle en üstünü olan Mustafa Sabri
Efendinin, Mısırda nesredilip memlekete sokulması yasaklanan meshur ve müthis eseri...
3 — Eski yaver Ali Nuri Beyin tespiti...
4 — Kâzım Karabekir'in hâtıraları...
5 — Mustafa Kemal Pasaya, usûl ve teamül dısı olarak verilen Hatt-ı Hümâyûn... Vesika değerinde karineler:
6 — Vahidüddin'in, ne yapacaklarını bilemez sekilde kıt'alarını bırakıp Istanbul'da toplanan genç
kumandanları vazifeleri ve birlikleri basına göndermesi ve bu arada ortaya koyduğu kıymet hükmü...
7 — Vahidüddinin Millî Hareket basladıktan sonra onu, ask, heyecan, ümit ve ıstırap içinde ve görülmemis bir
alâka ve benimseyisle takip edisi.
8 — Sehzade Mahmut Sevket Efendinin anlattıkları...
9 — Bâzı tarihçilerin sahadetleri... Vesika üstü vesika değerinde, fakat bir itimat mes'elesi olarak, inanılıp
inanılmaması serbest, Öbür vesikalarla karsılastırılınca da sıhhati asikâr, sahsi nakiller :
10 — Maresal Fevzi Çakmak'tan dinlediklerim.,,
11 — Refet Pasanın bana anlattıkları... Simdi ispat laboratuarında bu vesikaların teker teker tahlilleri
yapılınca görülecektir ki, eğer son Osmanlı Padisahı 6. Mehmed Vahidüddîn olmasaydı, istiklâl Harbi
olmayacaktı.
***
ISPAT LABORATUARINDA
Birinci delil, kaydettik ki, Eski Dahiliye Nâzırı Mehmed Ali Beyin Avrupa'da nesrettiği vesikalardır.
«150'lik»lerden olan Mehmed Ali Bey, baslangıçta Mustafa Kemal Pasanın yakın dostlarından biriydi ve onu
değerlendirmek için elinden geleni yapmıstı. Bu nokta hâtıra ve (etüd) mahiyetindeki birçok yazıda
gösterilmistir. Millî Mücadele zaferle neticelenip ona uzak veya aykırı kaldıkları kabul edilenlerden 150 kisi
kara listeye alınınca Mehmed Ali Bey de ona dahil -edildi ve Paris'e giderek orada yasamaya ve «La
Republique Enchaînee - Zincire Vurulmus Cumhuriyet» isimli bir gazete çıkarmaya basladı. Bu gazetede
Mustafa Kemal Pasa aleyhinde kendince birçok iddia Öne sürdüğü ve ağır ithamlarda bulunduğu gibi, riyazi
değerde vesikalar da nesretti. Bunlardan biri, Vahidüddin'in emriyle Dahiliye Nezareti «tahsisat-ı mesturesi-
örtülü ödeneği»nden pasanın tam vapura bineceği sırada verilen 25 bin liradır. Simdi bu vesikayı, bir
Vahidüddin aleyhtarı ve Halk Partisi mensubu insanın, yani dâvamıza zıt bir kaynağın daha evvel de
bahsettiğimiz eserinden gösterelim:
«Anadolu Ihtilâli - Sabahaddin Selek - Sahife 117»:
«Mustafa Kemal Pasa, Istanbul'dan ayrılısından yedi buçuk ay geçtikten sonra Ankara'ya geldiği zaman bin
iki yüz lira parası vardı. Müftü Rifat Efendi, Ankara tüccarından altı bin lira toplayarak Pasaya verdi.»
Muharrir bu bilgiyi, Millî Mücadelenin Maliye Vekillerinden Hasan Fehmi Beyden aldığını kaydediyor ve söyle
devam ediyor:
«Mustafa Kemal Pasa parasız idi. Büyük projelerle Istanbul'dan ayrılırken, Anadolu'da kendisine verilecek bin
liranın değerini düsündü mü bilmiyoruz. Inceleyebildiğimiz belgeler ancak sunu gösteriyor ki, Mustafa Kemal
Pasa Istanbul'dan hareket edeceği günlerde karargâhına mensup subayların üçer aylık maaslariyle, bir
miktar olağanüstü Ödenek almak için çok uğrasmıstır. Zaferden sonra tasfiye ettiği siyasî hasımları onun,
Padisah tarafından verilmis önemlice bir para ile Anadolu'ya geçtiğini söylerler. Halbuki bu söylentinin
doğruluğunu gösterecek en ufak bir delile henüz rastlanmıs değildir. Mustafa Kemal Pasanın Istanbul'dan
ayrıldığı sıralarda Dahiliye Nezaretini isgal eden Mehmed Ali Bey Paris'te çıkardığı «La Republîque
Enchene» (imlâsı yanlıs) adlı gazetesinde 9. Ordu Kit'ası Müfettisine verdiği yirmî bes bin liraya ait
makbuzun klisesini yayınlamıstır. Iste Mustafa Kemal Pasanın Anadolu'ya götürdüğü para bundan ibarettir.»
Tezadın derecesine bakın ki, parasız gösterilen Mustafa Kemal Pasanın neticede 25 bin lira aldığı kabul
ediliyor da, kâğıt para hesabiyle de olsa bugünkü paraya nispetle 4 milyon lira değerinde bir meblâğ, «bu da
bir sey mi?» gibilerden hafife alınıyor; sonra da, olup olacak yalınız bin iki yüz lirası bulunduğundan
bahsediliyor!
Hesap açıktır:
O zaman altın 4 kâğıt lira değerindeydi. Bugünküne kıyasla 175 misli fark... O hâlde kâğıt parayla o zamanki
25 bin lira, bugünün en asağı 4 milyon lirasına denk... Öyleyse nasıl olur da bu para, Mustafa Kemal Pasaya
hususî ve siyasî ihtiyaç mevzuunda verildiğine göre yedi buçuk ayda tükenmis olabilir? Su anda mevzuımuz
sadece Dahiliye örtülü ödeneğinden çıkan parada olduğu için Vahidüddin'den ve Sultan'ın hususî kasasından
çıkan en az 30 bin lirayı nazara almıyoruz. Alacak olursak, o zamanki kâğıt parayla 120 bin bugünkü değer
Ölçüsiyle de 22 milyonluk bir 'kıymet vahidi karsısında kalırız. Hepsi 28 milyon... O da, bilinenin en küçük
haddi kabul edilmek sartiyle... Bundan sonra Halk Partili muharrir, parasız gösterdiği Mustafa Kemal Pasaya
25 bin liranın nasıl verildiğini bülbül gibi bizzat naklediyor:
«Dahiliye Nezareti, Örtülü Ödeneğinden Ödenen bu parayı Mehmet Ali Bey, yanında Emniyet Sube
Müdürlerinden Kâdi Bey olduğu hâlde, Mustafa Kemal Pasayı Samsun'a götürecek vapura hareketinden
biraz önce gelerek bizzat vermis ve klisesi yayınlanan makbuzu da orada Badi Bey yazmıstır.»
Dikkat edilecek nokta sudur ki, biz bu paranın Mustafa Kemal Pasa tarafından sahsî tasarrufuna geçirildiği ve
gaye yolunda tarfedilmediği Iddiasında değil, sadece kendisine verildiği ve dolayısiyle onun bu gayeye
Padisah tarafından memur edildiğini gösteren bir vesika karsısında bulunduğumuz dâvasındayız. Samsun ve
havalisinde asayisi iade etmeye ve Sarktaki birliklerin mukavemetini ortadan kaldırmaya memur edilerek
gönderilen bir kumandana, karargâh kadrosunun üç aylık maas ve masrafları ödendikten sonra ayrıca bu
kadar büyük bir meblâğ vermeye lüzum ve sebep yoktur. Böyle bir para, ancak ve ancak memleket çapında
bir harekete baslamanın ilk imkânlarını sağlamak için verilebilir ve mutlaka büyük bir tesebbüse delâlet eder.
Bu tahlil noktası kat'î ve riyazidir; ve bu para, her nereye sarfedilmis olursa olsun, mutlaka alındığı sabit bir
meblâğ olduğuna göre, Mustafa Kemal Pasayı Anadolu'ya gönderen Padisahın hususî maksadını, bu
maksadın da Millî Mücadele cephesini kurdurmaktan baska bir sey olamayacağını ispat eder. Vesikalardan
en ehemmiyetlisi Seyhülislâm Mustafa Sabri Efendinin, Mısırda basılan, adını vermekten bile çekineceğim
eseridir. Ben bu eseri gözümle görmedim ve içinden hiçbir parçaya aslı veya tercümesiyle sahit olmadım.
Sadece uzaktan eseri, onun memlekete girmesinin siddetle yasaklandığını ve tasıdığı tezi biliyorum. Bu
eserde sahsî ve indî fikirleri muharririne bırakarak ve bu fikirler karsısında ne düsündüğümüzü bildirmekle
mükellef olmayarak kaydedelim ki, aynen eski Dahiliye Nâzırı Mehmed Ali Beyin Paris'teki nesriyatında
olduğu gibi, fikir dısı vesika göziyle bu eserde, okuyanlar tarafından bana söylendiğine göre birçok mühim
nokta hattâ tezimiz bakımından hayatî kıymette ifsalar vardır.
Biz Mustafa Kemal Pasa hakkında sahsî ve indî fikirleri merak ve onlara istinat ve istirâk etmekten uzak ve
müstağni olduğumuz için, ancak, Millî Kurtulus Hareketinin ilk müellifinin Vahidüddin olduğu üzerindeki
vesikaları değerlendirmek mevkiindeyiz. Bize kesin olarak bildirildiğine göre bu eserde, Pasayı Anadolu'ya ve
Anadolu hareketini açmak üzere gönderenin Vahidüddin olduğu yazılmakta, vesikalariyle gösterilmekte ve
kendisine Padisah tarafından verilen altın liraların miktarı, verilis tarzı ve gayesi nakledilmektedir. Istikbalin
hakikatsever tarihçisine, ehemmiyetli bir kaynak olarak isaret ettiğimiz bu eseri, fikirleri dısında bir vesika
deposu diye vasıflandırır ve geçeriz.
Üçüncü vesika, Sadrâzam Tevfik Pasa mahdumu, eski Sultan yaveri, yasını basını almıs ve herhangi bir
hakikat tahrifçiliği sedyesinden uzak Ali Nuri Beyefendinin, kendi görüsü olarak ve Basyaver Naci Beye
(General Eldeniz) istinat ettirerek söylediği «Padisah Mustafa Kemal Pasayı Anadolu'ya geçmeye ikna etti!»
sözüdür ki, hamlenin Padisahtan geldiği ve bu dâvada Mustafa Kemal Pasanın baslangıçta mütereddit
bulunduğu üzerinde hiçbir süphe bırakmaz.
Dördüncü vesika ise Millî Mücadelenin en mübarek çehrelerinden Kâzım Karabekir Pasanın, su, türlü
maceralara vesile olan, Inönü devrinin basında tabettirilip toplatılan, sonra bâzı değisikliklerle tekrar
yayınlanan eseridir ki, tetkike açık bu eserde baslıca delâlet, bir Örneğini daha evvel gösterdiğimiz sekilde,
Mustafa ¦ Kemal Pasanın Mütareke ve isgal hengâmesinde Kabineye girmekten baska bir sey düsünmediği
ve bu niyetinden kendisini Karabekir Pasanın caydırmağa çalıstığıdır. Kat'î vesika hükmündeki bu ifadeyi,
Mustafa Kemal Pasanın baslangıçta millî bir sahlanmaya yol aramadığı, o hâlde bu fikri Padisahtan aldığı
seklinde yorumlamak, mücerret hak ve hakikat bakımından zarurî olur. Besinci vesika, derin bir tahlile tâbi
tutulacak olursa, belki bütün vesikaların en kuvvetlisi olarak Mustafa Kemal Pasaya verilen Hatt-ı
Hümâyûndur. Evvelâ Hattı kelimesi kelimesine göz önüne serelim:
«Yâveran-ı sehriyarîmden Erkân-ı Harbiye Merlivası Mustafa Kemal Pasaya:
Harb-i Umuminin müttefikin hesabına zıyaı üzerine tahassül eden vaziyet-î siyasiye, ecdâd-ı izamım mülkünü
ve makamı Hilâfet ve Saltanatımı müskül ve tehlikeli bir sahaya sürüklediğinden Hükûmet-i Seniyemin kararı
veçhile tâyin olunduğunuz mıntıkada asayisi temin ve merzi-i sahaneme mugayir ahvalin hudüsunu menile
cümleten def-i sâ'le bezl-i cehd ü gayret ederek milletimin masumiyetini te'yîd ve mülkümün eyâdi-i
mütearrizinden tahlisi için yek vücut olarak hareket edilmesini, selâm-ı sahanem asker ve memurine ve
ehaliye tebliiğini irade ettim,
Mehmed Vahiduddin»
Simdi bu Hattı, en açık dille sadelestirelim:
«Yaverlerimden Kurmay Tuğgeneral Mustafa Kemal Pasaya: Umumî Harbin müttefikler hesabına
kaybedilmesi üzerine doğan siyasî durum, büyük atalarımın mülkünü ve Hilâfet ve Saltanat makamını çetin
ve korkulu bir yere sürüklediğinden hükümetimin karariyle atandığımız mıntıkada asayisi sağlamak ve
sahane rıza ve dileğime aykırı hâllerin meydana gelmesini engelleyerek ve topyekûn korkulu seylerin def'ine
cehd ve gayret göstererek milletimin dokunulmazlığını gerçeklestirmek ve memleketimin saldırgan ellerden
kurtarılmasını sağlamak için tek vücut hâlinde davranılmasını sahane selâmımla beraber asker ve
memurlara ve halka bildirilmek üzere irade ettim!»
Bu ferman, en küçük süpheye yer bırakmayacak sekilde, Millî Kurtulus hareketini Vahidüddin'in açtığına kat'î
burhandır.
Söyle ki, bütün Osmanlı tarihinde buna benzer [ bir fermanın herhangi bir kimseye verildiği görülmüs değildir.
Görülmemis olan, açıkça vatan kurtarıcılığı rolünün verilmesi ve bu gaye uğrunda asker, memur ve halka tek
vücut hâlinde harekete geçmesi emrinin bildirilmesine Mustafa Kemal Pasa'nın memur kılınmasıdır.
Gerçekten bu ferman, simdiye kadar meçhul kalmıs bir vesika olmadığı hâlde hakikî mânası ve açık
delaletiyle kimsenin tam dikkatini çekmemis, yâni malûm içinde meçhul kalmıstır. Bu da, fermanın, belki
açığa vurulur da Padisahın gayreti düsman devletlerin gözüne batar kaygısiyle biraz müphem ve karanlık
yazılmasından ve sahte bahaneyi basta göstererek kaleme alınmasından doğmaktadır. Fermanın bütün ruhu
sonundaki su cümlelerdedir:
«Milletimin dokunulmazlığını gerçeklestirmek ve memleketimin saldırgan ellerden kurtarılmasını sağlamak
için tek vücut hâlinde davranılmasını, sahane selâmımla beraber asker ve memurlara ve halka bildirilmek
üzere irade ettim!»
Böyle bir ferman, basit bir âsâyis isi için Anadoluya gönderilen bir pasaya verilemez.
Bu ferman, ehemmiyetli kısmı sona getirip birdenbire dikkati çekmemek taktiği içinde sunu söylüyor:
— Istiklâl ve masuniyeti elden gitme vaziyetine gelen millet ve vatanı kurtarmak için, asker, memur ve halk
elele veriniz ve tek vücut hâlinde ileriye atılınız! Bu da Millî Mücadeleyi tasarlama ve açma emrinden baska
hiçbir sey olamaz ve bu dâvanın Mustafa Kemal Pasaya ilk defa Padisah tarafından telkin edildiğine dair
riyazî kat'iyetteki senedi teskil eder.
Garip bir hayal cömertliğiyle:
— Fermanı Vahidüddin'e Mustafa Kemal Pasa dikte etmis olabilir!
Denilecek olursa cevabı gayet basittir:
O hâlde Vahidüddin Mustafa Kemal Pasanın tâbi ve müttefiki demek olur ki, bu vaziyet onun sonradan
gördüğü muamele ve bir vatan haini sayılmasiyle kolayca bağdastırılamaz. Hususiyle Padisahtan böyle bir
ferman almak lüzumunu hisseden bir insanın onu, faaliyeti esnasında kullanması gerekir ki Mustafa Kemal
Pasa bu fermanı hiç kimseye göstermediğinden fermanın kendi isteğiyle alınmadığı ve Padisahın müstakil ve
mücerret iradesini temsil ettiği ortaya çıkar.
Bakın bu ferman hakkında karsı tarafın muharriri (Anadolu Ihtilâli - Sabahattin Selek - Sahife 190 ve 191) ne
diyor:
«— Bir metin hâlinde ortaya atılan Hatt-ı Hümâyûnun uydurma olması ihtimali kanatimizce zayıftır. Fakat,
Mustafa Kemal Pasanın bunu isine yarar bir belge saymadığı ve hiçbir yerde kullanmadığı da muhakkaktır.
Pasanın karargâhı ile birlikte, Sivas'taki III. Kolordu Kumandanlığına giden Albay Refet (Bele) Bey bile böyle
bir belgeden haberdar olmadığını bize söylemistir. Bu Hattı Hümâyûn doğru da olsa, Padisaha bundan bir
seref payı çıkarmak mümkün değildir. Hükümdarın söylediği yuvarlak lâflar, herhalde Mustafa Kemal Pasanın
yapacaklarını kasdetmiyordu »
Mustafa Kemal Pasanın, bizce de kabul edildiği gibi, bu fermanı kimseye göstermemis ve hiçbir yerde
kullanmamıs olması, tezimizi zayıflatmak yerine kuvvetlendirir mahiyettedir ve iradenin Padisahtan geldiğini
göstermek yerine göstermemeyi tercih ettiğine ve uygun bulduğuna isarettir. Ilk hamle ve irade Padisahtan
da gelmis olsa, onu gerçeklestirmenin seref payı yeterken, bütün hakları inhisar altına alıcı taraf tutmalar,
Mustafa Kemal'i tutmak ve değerlendirmek olamaz. Âdet ve usûl dısı olarak Mustafa Kemal Pasa'nın eline
verilen ferman, onun, millî sahlanma hareketini uyandırmak, gelistirmek ve gayesine erdirmek yolunda
Vahidüddin tarafından Anadolu'ya gönderildiğine sasmaz hüccettir; ve ondan sonra kendisince ısmarlanan bu
azametli isi yerine getirebilmenin serefi bir insana yeter.
Simdi is, bes muhtesem vesikadan sonra bu vesikaların teyidcisi ve karine mahiyetinde, altıncı, yedinci,
sekizinci ve dokuzuncu vesikalara geliyor:
Altıncı vesika:
Daha evvelki bahislerde geçtiği gibi, Vahidüddin'in, perisan kıt'alarını bırakıp Istanbul'da toplanan genç
kumandanları yeni tâyinlerle, birlikleri basına göndermesi ve ardından hemen kıymet hükmünü belirtip
«yoksa hâlimiz Endülüs'e döner; bir sey yapabilmek için bu kumandanların kıt'aları basında olmaları
lâzımdır!» demesi, Millî Hareketi o zamandan tasarlamaya basladığının muhkem karînesidir.
Yedinci vesika:
Eski yaver Ali Nuri Beyefendinin, Anadolu hareketi sırasında Vahidüddin'in tavır ve edasına dair verdiği kat'î
ve emin bilgidir. Onu dinleyelim:
«— Vahidüddin, Anadolu hareketine ait zafer ve muvaffakiyet haberleri geldikçe, saadetinden ne yapacağını
bilemezdi. Nitekim Dumlupınar zaferinde, selâmlık resmi, Padisahın emriyle, Yıldız camii yerine Sultan Selim
camiinde ve ihtisam içinde yapıldı ve sehitlerin ruhuna Fatihalar okundu. Bâzı rîc'at ve arazi kaybetme
ânlarında o kadar üzülürdü ki, duyduğu acıyı belirtmek kabil değil... Kendisinde askerî bir kültür ve anlayıs
mevcut değildi, fakat böyle ânlarda hiçbir iyi tefsir ve izahı kabul etmezdi. Sakarya müdafaa ve çekilmesi
sırasında üzüntüsü son haddine varmıs ve Ankara'nın düsmesi ihtimaline karsı korkusu, onu, çılgına
çevirmisti. Beni çağırıp izahat istedi. Her zamanki tas basması haritayı açıp vaziyeti izaha çalıstım.
Düsmanın asıl menzilinden çok uzaklasmıs bulunduğunu, bu hâlin askerlikçe makbul bir vaziyet olmadığını,
er veya geç, yunanlıların bu ihtiyatsızlığı çok ağır ödeyeceklerini ve ümitsizliğe düsmemek gerektiğini
anlattım. Kabul etmedi ve söyle dedi: (Anadolu'nun yarısı gitmis vaziyettedir. Yunanlılar aileleriyle gelip
buralara yerlesebilirler. Ümidim zayıflıyor ve ıstırabım tahammül hududunu tasırıyor. Dayanamıyorum!) Bu
sözlere mukabele ederek, Yunan ordusunun bir asiret ordusu olmadığını, bütün ordu unsurlarının, çoluk -
çocuklarını Yunanistan'da bırakmıs olduklarını ve asla beraberlerine alamıyacaklarını, ana üs çevresinden bu
kadar uzaklasmakla her gün biraz daha zayıflamaya doğru gittiklerini ve elbette millî kuvvetlerimizin bir gün
bu durumdan faydalanacaklarını ileriye sürdümse de Sultanı tatmin ve teselli edemedim. Askerî vaziyette en
küçük fenalık onu nasıl kahredip yaralıyorsa, en küçük iyilik de saadetinden uçacak hâle getiriyordu. Sultan
Vahidüddîn, Kuva-yı Milliyecilere karsı olmak veya ihânet olmak söyle dursun, en büyük korku ve ıstırabını
onların mücadeleyi kaybetme ihtimalinde yasıyordu. Bu duygusunda da son derece samîmiydi. Onun çektiği
acıyı tarihte hiçbir hükümdar çekmemistir. Milli mücadeleye karsı belli baslı bir zümrenin takındığı menfi
tavırla Vahidüddin'deki namütenahi müspet tavrı birbirinden ayırmak ve tek tek görebilmek lâzımdır.»
Sekizinci vesika:
«Sarıklı Mücahitler» ismiyle, Kadir Mısıroğlu tarafından yazılan ve basılan eserde, Sehzade Mahmut Sevket
Efendiye ait beyan, sarayın, Millî Mücadele uğruna Mustafa Kemal Pasaya ettiği yardımın Istanbul'dan
hareketinde verdiği ve verdirdiği meblâğlardan ibaret kalmayıp sonradan ve hareketin baslangıç zamanında
yüzbinlere ulastığını ve yarım milyona yaklastığını belirtmektedir ki, bugünün değer ölçüsüyle 100 milyonluk
bir kıymet ifade eder ve Millî Mücadeleyi, ilk merhalede, doğrudan doğruya Padisah iradesine bağlar.
Dokuzuncu vesika:
Sadece bir karîne olarak, bazı tarihçilerin sahsî görüs ve kanaatlerinden ibaret ve bütün olup bitenlerin fikir
adamları üzerindeki intihalarını gösterici umumî hükümler...
Mustafa Kemal Pasanın, kendisine bizzat hâtıralarını anlattığı tarihçi Enver Behnan Sapolyo'ya, Hava Yolları
Ankara terminal binasında ve birkaç Büyük Doğucu genç huzurunda sordum:
—- Sen, Mustafa Kemal Pasanın, Istiklâl Savasını açmak üzere Anadolu'ya Vahidüddin tarafından
gönderildiğini kabul ediyor musun? Cevabını nesredeceğim!
Cevabı iki kelimelik oldu:
— Kabul ediyorum!
Muharrir Tekin Erer su karsılığı verdi:
— Bu herkesçe malûm bir hakikat!... Bunun yazısını da yazdım! Daha ismini vermek isteyen ve istemeyen
nice ilim ve fikir adamı aynı kanaattedir ve aralarında mesleği tarihçilik olan profesörler de vardır. Bu umumî
karineden de hususî mânâlar devsirmek hakkımızdır.
Sıra, inanılıp inanılmamakta herkesi serbest tutan ve sıhhatini ancak yukarıdaki vesika ve karinelerle birlikte
mütalâa edilmek metodunda bulan sahsî kurcalama ve arastırmalarıma ve bunların sağladığı iki muazzam
tespite gelmistir.
Onuncu vesika:
Maresal Fevzi Çakmak'tan dinlediklerim... Kaydetmistim ki, ben, Maresali, damadı, Paris'te tahsil arkadasım
Burhan Toprak vasıtasiyle tanımıs, tez zamanda büyük teveccüh ve itimadına mazhar olmus ve kendisiyle,
ileri geri, her seyi konusabilecek bir ruh sarmas - dolasına ermistim. Bu sarmas - dolas o kadar derindi ki,
Ikinci Dünya Savasının baslarında bir gun, sırtımda süvari teğmeni üniforması, Genel Kurmay dairesinde,
Maresali, sonradan bir fıkramda yazdığım gibi, su korkunç davete muhatap tutacak kadar ileriye gitmistim:
— Memleket harbe girmediği hâlde ruhî, ahlâkî, idarî, iktisadî bir felâket uçurumuna düsmüs bulunuyor!
Avrupa gazeteleri hâlimizi bir «cinnet» ifadesi olarak kaydediyor ve bizi kopacak bir ihtilâlin bütün sırlarını
tamamlamıs sayıyor. Bu vaziyette niçin orduyu harekete geçirmiyor ve bu gidise «dur!» demiyorsunuz?
Derin bir iç çekisinden sonra Maresal su mukabelede bulunmustu:
— Ben Yeniçeri değilim!
— Pasam! Yeniçeriliği kaldırmak için bile bir kerecik Yeniçeri olmaya mecburuz. Münasebet derecemi
anlatmak için kaydettiğim hu konusmadan birkaç yıl evvel Maresal'in Çankaya'daki köskündeyiz... Maresal,
ben ve damadı Burhan Toprak...
Maresale diyorum ki:
— Ben Vahidüddin'e vatan haini diyemiyorum. Aksine, onun cihanda esi görülmemis bir talihsiz ve mazlum
olduğu kanaatindeyim. Siz o devrin baslarında Erkân-ı Harbiye-i Umumîye Reisi olduğunuza göre birçok sey
bilmek mevkiindesiniz. Vahidüddin, Millî harekete, basından sonuna ;kadar aleyhtar bir insan mıydı, yoksa,
aksine, Mustafa Kemal Pasayı bu gayeye sevk ve tesvik eden kimse mi? Maresal hemen bana gözlerini dikti
ve dâvudî sesiyle gürledi:
— Kim söyledi sana, bu dâvada Vahiddüddin'in böyle bir rolü olduğunu?
Maresalin bu cevabı, mes'eleyi bîr nevi kabul eder mahiyetteydi amma, açık bir sarahatten mahrumdu.
— O zamanki hâdiselere yakın insanlar arasında böyle bir söylenti var! Hattâ sizden, bu ise lâyık genç
kumandanların listesi istenmis...
— Doğrudur; benden böyle bir liste istendi; fakat ne için olduğu bildirilmedi. Sadece, genç, muktedir ve büyük
tesebbüslere müstait kumandanlar kaydiyle istendi.
— Bu, Millî Kurtulus Savasını açtırmak için bir kumandan arandığına karîne teskil etmez mi?
— Orasını bilemem!
— Verdiğiniz listede Mustafa Kemal Pasa var mıydı?
— Hem de en basta...
— Ne mütalâa yürüttünüz adının yanında?...
— Gereken neyse onu...
— Eğer bu bahis sizi sıkıyorsa sormakta devam etmeyeyim!
— Yooo! Sorabilirsin!
— Millî Mücadeleyi açmak fikri ilk defa kimin tarafından ileri sürülmüstür?
— Mustafa Kemal ve Cevat Pasalarla ben, bir gün Beykozdaki evimde bulustuk. Sual suydu: Vatan nasıl
kurtarılabilir? Benim tezim (gerillâ) harbiyle mukavemete devam etmek ve çete savasları vererek düsmanı
yıpratmak ve nihayet usandırmaktı. Fakat muntazam askerî teskilât ve düsman karsısında cephe kurmakla
bu dâvanın halledilebileceğini sanmıyorduk. Çete harpleri bütün vatanın istilâsını davet etse de bize son çare
görünüyordu. Mustafa Kemal Pasa ise hükümet içinden Riyası direnmeler ve göz korkutucu tavırlarla bir
netice alınabileceği, hiç olmazsa sulh sartlarının hafifletilebileceği kanaatindeydi.
— O hâlde topyekûn bir millî sahlanma hareketini Önceden tasarlamıs değildi.
— Önceden veya sonradan; hareketi meydana getirdi ya.
— Benim için, tespite muhtaç nokta, ilk fikir ve hamlenin, Vahidüddin ile Mustafa Kemal Pasa'dan hangisine
ait bulunduğu ve Padisahın, millî hareketi tesvik ve telkin eden bir insan mı, yoksa ona zıt ve düsman
emellerine bağlı bir vatan haini mi olduğudur? Maresal, sık - boğaz edilircesine hakikati söylemeye mecbur
edildiği, kusatma hareketine benzer sualler karsısında son sözünü söyleyip bahsi kapattı:
— Ben Vahidüddin'i vatan haini kabul edemem! Son sözüm bundan ibaret... Baska bir sey de söyleyemem !
Damadı Burhan Toprak da ilâve etti:
— Maresal her seyi söylemis oldu. Bahsi burada keselim!
Maresalden sonra sıra su vesikada:
11'inci:
— Refet Pasa'dan dinlediklerim...
Ben Refet Pasayı; Istanbula Millî Sahlanma Hareketinin ilk temsilcisi olarak gelip, halkın, ayak tozuna
kapandığını gören su zarif ve ;asîl ruhlu Generali, 1924 yılında, 20 yasında bir Üniversite talebesiyken ve
«Vakit» gazetesinin kısa bir müddet Ankara muhabirliğini üzerime almıs bulunuyorken tanıdım. O
zamanların, kömürle mi, odunla mı, neyle islediği belli olmayan ve Istanbula 30 saatte varan trenlerinden
birinde, yırtık, kırmızı kadifeli birinci mevki kompartımanında tek basıma oturur ve hareket saatini beklerken
birdenbire kapı açıldı ve içeriye ince astragan kalpaklı, ince yüzlü ve narin yapılı bir insan girdi. Hemen
ayağa kalkarak, Istanbul'a geldiği zaman (Darülfünun - Üniversite) salonunda bir hitabe vermis olan ve bu
bakımdan sahsiyle tanıdığım Refet Pasayı hürmetle selâmladım ve kendimi takdim ettim:
— Vakit gazetesi Ankara muhabiri...
Gayet memnun ve gülümser bir yüzle mukabele etti:
— Size rastlamaktan bahtiyarım! Aklı basında bir gazeteciyle seyahat etmek ve dertlesmek fırsatını
bulduğum için çok sevindim!
O tarihlerde Refet Pasa birkaç fikirdasiyle kurdukları (Rauf Bey, Ali Fuat ve Kâzım Karabekir Pasalar)
«Terakkiperver Cumhuriyet Partisi»nin erkânından bulunuyor ve muhalefeti sakadan kakaya götürür gibi bir
tavır tasıyordu. Kendisiyle trende en asağı 12 saat dertlestik. Maresale belli baslı bir tez etrafında sorduğum
suallere karsılık Refet Pasa kendi kendisine konustu ve en derin saffet içinde baslayan Millî Sahlanma
Hareketinin, zaferden sonra, onu (dejenere) eden, (tereddiye götüren) bir parti kadrosu ve istismarcı hizip
eline geçmek üzere bulunduğundan yakındı, Söyle diyordu:
— Mustafa Kemal, bu dâvayı zafere kadar gerçek bir (idealizm) plânında yürütmüstür. Tasıdığı kumandanlık
ve liderlik vasıflarından ise kimsenin süphe etmesine imkân yoktur. Fakat zafer kazanıldıktan sonra etrafında
öyle bir dalkavuk halkası peydahlanmıstır ki ister istemez onu tesiri altına almıs ve bütün suç bu halkada
olmak üzere rejimin havasını bulandırmıstır. Benim bütün hıncım iste bu dalkavuklar halkasınadir. Ve
saatlerce hâtıra ve tenkit... Tren Eskisehir garına girerken, kimsecikler görünmeyen istasyon meydanını
göstererek dedi ki:
— Millî Müdafaa sırasında bu istasyonda bana yapılan merasimi hatırlıyorum da su ânın tenhalığı karsısında
zamanın inkılâplarına ibret ve dehsetle bakıyorum. Bu dünya ve onun sahte kıymetleri kimseye baki değil!..
Sonra birdenbire doğrularak ilâve etti:
— Su, îtalyada sürünen Vahidüddin'in encamına bak! Bu talihsiz hükümdar, vatanını kurtarmak için elinden
geleni yapmıs amma sonunda kimseye yaranamamıs olmak söyle dursun, ismi vatan hainine çıkarılmıs bir
bedbahttır. Ben onun, Mustafa Kemal'i bu ise sevk ve tesvik eden tek adam olduğunu yakından biliyorum.
Elbette bu hakikat bir gün tarihe intikal edecektir.
Refet Pasa, o gece daha öyle seyler anlattı ki, hiçbirini kaydetmeye imkân yok...
Kendisine 30 küsur yıl sonra Ankara Palas'ta rastladım. Daima aynı zarafet ve ruh tamamlıği içinde bu cin
gibi ihtiyar, masamda ve bir kaç sahidin huzurunda (hepsi hayatta) hâtıralarını Büyük Doğu'ya yazması ve
bilhassa Vahidüddin mevzuunu ele alması yolunda ettiğim teklife su cevabı verdi:
— Necip Fazıl!.. Benim bir ayağım çukurda... Değer mi Ömrümün son günlerinde gençlere mahsus bir
dâvaya kıyam edip örselenmeye... Sen açtığın ve bayrağını tasıdığın yolda devam et! Ama benden bir sey
bekleme! Tezini ve 1951 Büyük Doğu'larında nesre basladığın Meclis zabıtlarını biliyorum. Benim bu bahiste
sözüm tek cümleden ibarettir ve sudur:
Sultan Vahidüddin Birinci Dünya Savasından sonraki felâketi, millette hiçbir ferdin hissedemeyeceği mikyasta
derinden duymus, vatanın kurtarılması yolunda genç kumandanları Anadolu'ya dağıtmıs ve bu isin basına
geçmesi için de maddî ve manevî her fedakarlığı göstererek Mustafa Kemal'i seçmis ve onu Anadolu'ya
göndermis olan insandır! Tarih, Ilâhî adaleti hâdiseler üzerinde o türlü tecelli ettiren bir ilimdir ki, günü geldiği
zaman, benim gibi insanların hâtıra defterlerinden kefenlerine kadar her seylerini sorguya çekerek hakikati
tespit etmeyi bilir. Simdilik bizi bırakın da mezarımıza kavgasız ve dâvâsiz gidelim!
Baslı basına ve en selâhiyetli ağızdan sahadet teskil edici tarzda, sahibinin meydana çıkmak istemeksizin
ortaya attığı bu sözler, 1965'de yayınlanan mahut «Anadolu Ihtilâli» isimli eserde Refet Pasanın portresi
çizilirken âdeta teyit edilmektedir: Sahife 330:
«Görev kabul edip Mustafa Kemal Pasa ile birlikte Anadolu'ya gelmesi, isteksiz bir sekilde de olsa «Amasya
Kararları»na imza koyması, Albay Refet Beyi Kuvay-ı Milliye liderleri arasına sokmustur. Hükümete karsı
olmaya pek hevesli görünmediği, daha kolordusunun basına geçmeden belli oldu. Fakat bir defa ok yaydan
çıkmıstı. Bir hayli düsünmüs olmasına rağmen, geri dönemezdi. Bu sebeple kendisini Anadolu alayları içinde,
birkaç ay müddetle bocalar hâlde görürüz. Mustafa Kemal Pasanın basladığı isin çıkar yol olduğuna
inanamiyordu. Pasaya karsı da fazla güveni yoktu.»
Sahife 131, 132:
«Büyük zaferden sonra Mustafa Kemal Pasa basına gaile açabilecek bir kumandan seçmek istemediği için,
Istanbul'a ilk giren kumandan olmak serefini de Refet Pasaya bırakmıstır. Refet Pasa, tam anlamiyle
oportünist bir tiptir Fakat Sef, onun nerede kullanılacağını biliyordu. Bunun içindir ki, Millî Mücadele devrine
mahsus muhasebede, Kefet Pasanın faaliyeti, herseye rağmen olumlu bir sonuç vermektedir. Refet Pasanın
Mustafa Kemal Pasa ile olan iliskisi, Kâzım Karabekir Pasanın Mustafa Kemal Pasa ile olan iliskisini andırır.
Sefin sefliğini reddedememek, fakat Sefe fazla güvenmemek, Sef üzerinde Kendi ağırlığını daima
hissettirmeye çalısmak ve kendisini ikinci adam yerine lâyık görmek seklinde özetleyebileceğimiz bu iliski
zafere kadar sürdü. Refet Pasaya Mustafa Kemal Pasa ile ilk anlasmazlığa düstüğü mes'elenin hangisi
olduğunu sorduk. «Hiçbir zaman anlasamadık» cevabını verdi Refet Pasa, Kâzım Karabekir Pasanın Doğu
seferini tesadüfi ve ucuz bir zafer olarak kabul ediyor. Karabekir Pasayı, Ali Fuat Pasayı, Rauf Beyi
beğenmiyor ve küçümsüyor. Hâtıralarını yazmayısının sebebini de söyle açıklıyor: (Yalancı kahramanları
nasıl ortaya dökeyim? Herkesle döğüsecek değilim ya...) Sözü geçtikçe, Mustafa Kemal Pasadan (Yaman
adamdı) diye söz etmesine rağmen, Milli Mücadelenin kazanılmasında en büyük seref payını Refet Pasa
kendisine ayırmaktadır.»
Hiçbir kıymet hükmü koymaksizın bize ve dünya görüsümüze aykırı muharrirden aldığımız bu satırlar, Refet
Pasadan dinlediklerimizin, söylenmis söz olarak aynen vâki olduğunu zıt kıyas yoluyle ispat eder. Bu
sözlerdeki hakikat derecesine gelince, onun da takdiri, bunca vesika ve karineden sonra okuyucuya ve tarihe
aittir. Sahsımıza vâki beyan ve ifsalar arasında, bir de, eski kumandanlardan Çolak Selâhaddin namiyle ve
üstün ahlâk ve faziletiyle tanınmıs, Ilk Mecliste Mersin Meb'usu ve «Ikinci Grup» üyesi bir zât vardır ki, Istiklâl
Savasının saffet ve asliyetini kaybetmemis ve asla nefs hırsına düsmemis büyük kahramanlarından biri
olduğu hâlde namsız ve nisansız bırakılmıs ve su anda yine namsiz ve nisansız mezarında, Allah dostlarına
mahsus bir unutulmusluk siarı içinde istikbalin gerçek tarihçisine kalmıstır. 1949 Büyük Doğu'larında
hâtıralarını yayınlamak için Harbiyedeki evinde ziyaret ettiğim ve tasıdığı yüksek sahsiyete hayran olduğum
bu eski kumandan, bana, kelimesi kelimesine söyle demisti:
«— Ben sizin cesaretinize sasıyor ve dâvanızda muvaffak olmanız için dua ediyorum. Fakat ben aynı
cesarete malik değilim. Her seyi bilen ve Millî Mücadeleyi basından sonuna 'kadar her safhasiyle tanıyan bir
insan olarak, hâtıralarımın ancak ölümümden sonra nesrini istemek ve hayattayken rahatsız edilmekten
kaçınmak zorundayım!»
O gün muhterem bir hanımefendi intibaını veren kerimelerini de selâmlamak serefene nail olduğum bu ulvî
zâtın bilgilerini tarihe arzetmek vazifesi, geride bıraktığı aile efradına düsmektedir. Simdi is, hakikati sımsıkı
tesbit eden bu 11 vesika ve karineden sonra, bizzat Mustafa Kemal Pasanın dilinden ve kaleminden çıkma
son bir vesikaya dayanmıs bulunmaktadır ki, delâletindeki ehemmiyet ve kıymet bakımından bin kere
üstündür. Ona, vesikaların vesikası ismini lâyık görüyor ve artık onunla beraber bütün ispat unsurlarını bir
arada mütalâa edip kat'î hükme bağlama mevkiinde bulunuyoruz.
***
VESIKALARIN VESIKASI VE HÜKÜM
Vesikaların en büyüğü, 11 adet belge içine almadığımız ve birdenbire (sürpriz) tesiri yapmasını beklediğimiz
bir tanesidir ki, Mustafa Kemal Pasanın Anadoluya Millî Hareketi körüklemek için Padisah tarafından
gönderildiğini teyit ve itiraf edici, mahiyette bizzat kendisince saraya çekilen bir telgraf ve bu telgrafın Birinci
Millet Meclisinde okunan ve zapta geçen metninden ibarettir.
«T.B.M.M. Zabıt Ceridesinin (cilt 1 - Ikinci basılıs - sene 1940) 4 ve 5 inci satırları aynen söyledir:
«— Dilhâh-ı mikdârilerinden mülhem azm ve iman ile vazife-i âcizanemde müdavim bulunuyorum.»
Aynen sadelestirilmis sekli:
«— Mülk ve memleket sahibi zât-ı sahanelerinin arzu ve dileklerinden aldığım azm ve iman ile âciz vazifeme
devam etmekteyim.»
Bu satırlar, Mustafa Kemal Pasanın, Samsuna çıkısından kısa bir müddet sonra ve Ingilizlerin
kuskulanmasiyle Harbiye Nâzırı Sevket Turgut Pasa tarafından Istanbul'a davet edilmesi üzerine saraya
çektiği uzun telgraftan basit bir cümledir ve birden dikkat çekici mahiyette değildir. Halbuki her sey bu
cümlenin içinde... Mustafa Kemal Pasa, 24 Nisan 1336 (1920) Cumartesi günü sabah saat 10'da Meclis
kürsüsüne çıkıyor ve zabıt ceridesinin:
«Ankara Meb'usu Mustafa Kemal Pasanın Mütarekeden Meclisin açılmasına kadar geçen zaman zarfında
cereyan eden siyasî ahval hakkındaki nutukları»
Diye kaydettiği ilk mufassal konusmasını yapıyor. Bu konusmada, Anadolu'ya gönderilisini:
«— Mülki ve askerî hususatla muvazzaf olmak üzere Ordu Müfettisliğine tayin edildim. Bu teveccühü din ve
mîllete hizmet etmek için en büyük bir mazhariyet-i îlâhiyye addeyledim.»
(Zabıt ceridesi - sahife 9 - satır 4, 5, 6, 1, 8)
Seklinde gösterdikten sonra, 19 Mayıs 1919'dan 24 Nisan 1920'ye kadar 11 aylık hâdiselerin bilançosunu
çiziyor. Ankarada, eski Millet Meclisine giden Istasyon caddesinin basındaki, eski zaman yapısı, genis çatılı
ve Ittihatçılarca uydurulmus sözde Türk mimarîsi tipli tas bina... Üyeleri arasında birçok sarıklının bulunduğu
ilk Meclis bu binada yuvalanmıstır. Iste, Hacıbayramda kurbanlar kesilerek ve aynı binanın önünde eller
semaya kaldırılarak edilen dualardan sonra, 24 Nisan günü ilk Türkiye Büyük Millet Meclisi, siyah astragan
kalpaklarla beyaz sarıkların ve birkaç kırmızı fesin kokteyli hâlinde bu binada ikinci içtimaını yapmakta ve
henüz Padisahlık idaresine karsı bir isyan tavrı almamıs, aksine, her seyi Saltanat ve Hilâfeti kurtarmak
gayesine bağlamıs olarak, millî kıyamın önderi, genç Pasayı dinlemektedir Pasa, biraz evvel görüldüğü gibi,
Anadolu'ya geçisini din ve millet uğrunda yüklenilmis bir vazife Kabul edip bu vazifeyi Padisahın dilhâhı (iç
dileği) atarak kendisine verilmis bir memuriyet seklinde göstermekte... Bu vaziyette, Padisah tarafından değil
de, onun hükümetince Istanbul'a dönmeye zorlanacak olursa istifa edip milletin sinesinde kalacağını ve millî
kıyam yolunda daha belli adımlarla tek basına yürüyeceğini telgrafında Sultana bildiren Pasa aynı telgrafta
sözü söyle bağlıyor:
«— Tâ ki, millet mazhar-ı istiklâl ve saltanat ve hilâfet-I muazzama-i hümâyûnları masûn-u indi'a olsun!..
Lâyezal sadakati âbidânemi daima ınnteza-yid olduğuna itimad-ı sahanelerini arz ve istirhama mücaseret
eylerim.»
Aynen sadelestirilmis sekli:
«— Tâ ki, millet istiklâline kavussun ve muazzam saltanat ve hilâfetleri çökmekten korunsun!.. Düsmez ve
küçülmez, kulca sadakatimin her ân arttığına sahane itimadınızı dilemeğe cesaret gösteririm.»
Denilebilir ki:
— Mustafa Kemal Pasanın telgrafta kullandığı «dilhâh» kelimesi Padisahın doğrudan doğruya Anadolu
hareketini açmak üzere verdiği bir emir mânasına gelmez ve sadece azm ve iman yolunda mücerret bir
dilekten baska bir sey belirtmez. O günlerin politikası olarak da Padisaha böyle hitap etmek icap eder. Eğer
bu delâlet, ferman ve irade seklinde Mustafa Kemal Pasaca kabul edilseydi mes'ele kalmazdı. Öyle mi? O
hâlde Mustafa Kemal Pasanın, Anadolu'ya gönderilisini ferman ve irade üstü bir telkinle vâki kabul ettiğinin
mutlak ispatına geçelim:
Bahis mevzuu telgrafın suretini, Birinci Mecliste okunmasından tam 7 ay evvel 24 Eylül 1335 (2919) tarihinde
«Irade-i Milliye» gazetesi nesretmistir. Orada «dilhâh» kelimesi yerine «ilka» lâfzı vardır. îlka; yâni bir seyi
koymak, bir fikri asılamak, bir mânayı ruha sokmak. Böyle bir mürettip hatâsı olamayacağına göre, anlıyoruz
ki, Vahidüddin, Mustafa Kemal Pasanın bizzat kullandığı kelimeyle ona Anadolu'ya geçmek fikrini ilka
etmistir. Bu da millî kıyamı hazırlamak vazifesinden baska bir sey olamaz.
**********
KAYNAK: Necip Fazıl Kısakürek, "Vatan Haini değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin".

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder